logo
Yükleniyor...
logo
add image
MUSTAFA ŞAYIK

MUSTAFA ŞAYIK

EĞİTİMCİ
İŞ İNSANI
mustafasayik@egitimkalesi.net
Kayıt: 09 Ekim 2025
Toplam Ziyaretçi: 6,410

Son Köşe Yazıları

DAĞINIKLIĞIN BEDELİ,SAVAŞIN GERÇEĞİ
Yayın: 03 Nisan 2026 01:27:18 Düzenlenmedi

Bazı gerçekler vardır, insan onları görmek istemez.

Çünkü gördüğü an, sorumluluk başlar.

Bugün yaşananlar sadece iki ülkenin çatışması değil.

Bir yerde patlayan bomba, başka bir yerdeki sessizliği de büyütüyor.

Savaş büyüyor, acı yayılıyor

İran ile İsrail arasında yükselen gerilim,

artık sadece askeri bir mesele değil.

Geceleri gökyüzü aydınlanıyor,

gündüzleri şehirler susuyor.

Bir tarafta saldırılar,

diğer tarafta korkuyla yaşayan insanlar…

Ve ortada kalan hep aynı:

evler, çocuklar, hayatlar.

Asıl mesele dışarıda değil

Kolay olan şu:

Suçu dışarıda aramak.

Zor olan ise şunu kabul etmek:

Bazı zayıflıklar içeride başlar.

Bugün ortada bir tablo varsa,

bu sadece bir gücün varlığından değil;

ona karşı duranların dağınıklığından kaynaklanır.

• Birlik yok

• Ortak duruş yok

• Derinlikli bir bilinç yok

Kalabalık var ama yön yok.

Güç, sadece silahla kurulmaz

Bugün yaşananlar bize şunu açıkça gösteriyor:

Güç, sadece teknolojiyle ya da silahla oluşmaz.

Asıl güç;

• birlikte hareket edebilmekte

• ortak bir hedefte buluşabilmekte

• kararlı bir duruş sergileyebilmekte gizlidir

Bunlar yoksa,

en kalabalık kitle bile sadece izler.

En tehlikeli şey: Alışmak

Her gün yeni bir saldırı haberi geliyor.

Her gün yeni bir yıkım…

Ve biz her gün biraz daha az sarsılıyoruz.

İnsan her şeye alışır denir.

Ama bazı şeylere alışmak, insanı eksiltir.

Bir acıya alıştığın an,

onu değiştirme ihtimalin de azalır.

Asıl kayıp nerede?

Bugün yıkılan sadece binalar değil.

İnsanların iç dünyası da sessizce aşınıyor.

Öfke var ama kalıcı değil.

Üzüntü var ama derin değil.

Sözler büyük…

ama hayatlar değişmiyor.

İşte en büyük çelişki bu.

Son söz

Bugün yaşananlara bakınca insan şu soruyu sormadan edemiyor:

Bu savaşlar gerçekten sadece cephede mi yaşanıyor?

Yoksa daha derin bir yerde,

insanın kendi içinde mi?

Çünkü bir gerçek var:

Dışarıdaki yangın büyüyorsa,

içeride bir şeyler çoktan sönmüştür.

Ve en acısı şu:

Bir toplum, acıya alıştığı gün kaybetmeye başlar.

KAYNAĞI BELİRSİZ ZENGİNLİK: HERKES GÖRÜYOR, KİMSE SORMUYOR
Yayın: 27 Mart 2026 13:51:07 Düzenlenmedi

Artık saklamaya gerek yok: Bu ülkede en büyük sorunlardan biri, geliriyle yaşamı uyuşmayan insanların çoğalmasıdır.

Ortada şeffaf bir iş yok. Düzenli, izah edilebilir bir kazanç yok. Ama ortada şaşaalı bir hayat var. Lüks araçlar, yüksek kira veya milyonluk konutlar, bitmeyen tatiller, hesapsız harcamalar… Sabah işe geç giden, gün içinde ne yaptığı belli olmayan ama akşam en pahalı mekânlarda görünen insanlar.

Sorulması gereken soru çok basit: Bu para nereden geliyor?

Bu bir kıskançlık meselesi değil. Bu, doğrudan adalet meselesidir. Çünkü bu ülkede milyonlarca insan sabahın köründe işe gidiyor, vergisini kuruşu kuruşuna ödüyor, geçim derdiyle mücadele ediyor. Ama aynı ülkede, kazancı belirsiz insanların bu kadar rahat ve hızlı zenginleşmesi, sistemi sorgulatır.

Daha çarpıcı olan ise şu:

Bir insan birkaç yıl içinde nasıl olur da olağanüstü bir servete ulaşır? Hangi iş, hangi ticaret, hangi üretim bunu bu kadar kısa sürede sağlar? Eğer ortada gerçek bir başarı hikâyesi varsa, zaten herkes bunu bilir. Ama ortada hikâye yok, sadece sonuç var.

İşte sorun da burada başlıyor.

Devletin burada yapması gereken şey çok açık ve nettir:

Görünür yaşam standardı ile beyan edilen gelir arasındaki farkı incelemek.

Kim ne iş yapıyor? Ne kadar kazanıyor? Ne kadar vergi ödüyor? Kestiği faturalar neyi gösteriyor? Sahip olduğu varlıklarla beyanı örtüşüyor mu?

Bunları tespit etmek zor değil. Bugünün teknolojisiyle, veri sistemleriyle bu analizler dakikalar içinde yapılır. Ama yapılmıyorsa, sorun teknik değil, tercihtir.

Denetim olmadığında ne olur?

Dürüst çalışan cezalandırılır, sistem dışına çıkan ödüllendirilir.

Bu da toplumda şu duyguyu yayar: “Doğru olmak enayiliktir.

İşte asıl tehlike budur.

Bu gidişat sadece ekonomik bir sorun değildir. Bu, toplumsal çürümenin başlangıcıdır. Çünkü adalet duygusu zedelendiğinde, insanlar sisteme olan inancını kaybeder. İnanç kayboldu mu, düzen sadece kâğıt üzerinde kalır.

Devlete düşen görev açık:

Herkese eşit mesafede durmak ve hesap sormaktan çekinmemek.

Çünkü şu gerçek unutulmamalı:

Toplumlar yoksullukla değil, adaletsizlikle çöker.

KALABALIKLAR DEĞİL, BİLİNÇ KAZANMALI
Yayın: 24 Mart 2026 15:10:53 Düzenlenmedi

Bugün toplumun en büyük açmazlarından biri, bilgi ile kanaatin birbirine karışması. İnsanlar araştırmadan, sorgulamadan, kulaktan dolma bilgilerle kesin hükümler veriyor. Üstelik bunu yaparken kendinden o kadar emin ki, farklı düşünen herkesi kolayca yaftalayabiliyor.

Cehalet artık sadece bilmemek değil; bilmediğini bilmemek. İşte bu durum, bazı çevreler için bulunmaz bir fırsat. Çünkü sorgulamayan insan yönlendirilir, düşünmeyen kitle kolay yönetilir. Bu yüzden bazıları özellikle yüzeysel bilgiyi yayar, derinliği ise bilinçli olarak geri plana iter.

Bugün sosyal medyada sıkça gördüğümüz tablo tam da bu: Kendini her konuda yetkin gören, birkaç cümleyle büyük meseleleri çözdüğünü sanan, ama aslında sadece gürültü üreten bir kalabalık… Bu kalabalık, farklı fikirlere tahammül edemiyor. Ya benim gibi düşünürsün ya da karşımdasın anlayışı giderek yaygınlaşıyor.

Oysa asıl tehlike, farklı düşünceler değil; tek doğru iddiasıdır. Çünkü tek doğruya inanan, başkasını dinlemez. Dinlemeyen ise anlamaz. Anlamayan bir toplum da sürekli gerilim üretir.

Geçmişte yaşanan acı olaylar bize şunu gösterdi: Bilgisizlik, önyargıyla birleştiğinde sıradan bir tartışma bile büyük krizlere dönüşebilir. İnsanlar meseleleri konuşarak çözmek yerine, karşı tarafı bastırmaya çalıştığında ortaya telafisi zor sonuçlar çıkar.

Bugün de benzer bir iklimin içindeyiz. İnsanlar kendi düşüncesini mutlak doğru gibi sunuyor, farklı olanı dışlıyor. Üstelik bu ayrışma sadece fikir düzeyinde kalmıyor; sosyal hayatta da kutuplaşmayı derinleştiriyor.

Bu ortamdan beslenenler de var. İnsanların öfkesini körükleyen, onları birbirine karşı kışkırtan, bundan çıkar sağlayan yapılar… Daha fazla gerilim, onlar için daha fazla görünürlük ve kazanç demek.

Ama asıl mesele dışarıda değil, içeride. İnsan kendine dönüp bakmadıkça hiçbir şey değişmez. Sürekli başkalarını eleştiren ama kendini sorgulamayan bir anlayış, sadece sorun üretir.

Bugün ihtiyacımız olan şey çok net:

Daha fazla bağırmak değil, daha fazla düşünmek.

Daha fazla suçlamak değil, daha fazla anlamaya çalışmak.

Daha fazla ayrışmak değil, birlikte yaşama kültürünü güçlendirmek.

Çünkü güçlü toplumlar, herkesin aynı düşündüğü değil; farklılıkların çatışmadan bir arada var olabildiği toplumlardır.

BİR TOPLUM NEDEN GÜÇSÜZLEŞİR
Yayın: 16 Mart 2026 13:07:03 Düzenlenmedi

Bugün toplumların zayıflaması çoğu zaman dış baskılardan değil, kendi içlerindeki dağınıklıktan kaynaklanır. İnsanlar aynı değerlere sahip olduklarını söyler, aynı hassasiyetleri dile getirir; fakat iş bu değerleri korumaya gelince ortaya güçlü bir irade koyamazlar.

Bir mesele ortaya çıktığında herkes konuşur, eleştirir, sosyal medyada tepki gösterir. Fakat meseleye sahip çıkacak, ortak bir tavır ortaya koyacak bir dayanışma çoğu zaman oluşmaz. Gürültü vardır ama sonuç yoktur. Bu durum zamanla insanların kendi haklarını savunma gücünü de zayıflatır.

Bir toplumun gücü büyük sözlerle değil, küçük meselelerde gösterdiği kararlılıkla ölçülür. Eğer insanlar kendi değerleriyle ilgili en basit konularda bile söz sahibi olamıyorsa, o toplumun özgüveni de giderek aşınır. Hak verilmez; talep edilir, korunur ve sahip çıkılır.

Bugün gençler birçok konuda hassas. Adalet, özgürlük ve onur gibi kavramlar sık sık dile getiriliyor. Ancak bu kavramların gerçek hayatta anlam kazanması için sadece duygusal tepkiler yetmez. Bilinç, dayanışma ve kararlı bir duruş gerekir.

Tarih boyunca güçlü toplumlar, meselelerini başkalarının çözmesini beklememiştir. Kendi sorunlarına sahip çıkmış, ortak bir irade ortaya koymuşlardır. Zayıflayan toplumların ortak özelliği ise aynı: herkes şikâyet eder ama kimse sorumluluk almak istemez.

Bir toplumun geleceği, sadece konuşan insanların değil; sorumluluk alan, cesaret gösteren ve değerlerine sahip çıkan insanların omuzlarında yükselir. Eğer bu irade kaybolursa, en haklı meseleler bile zamanla sahipsiz kalır.

ASIL MESELE:NASIL İNSAN OLDUĞUMUZ
Yayın: 04 Mart 2026 14:38:24 Düzenlenmedi

Gençler, bugün her şey hızla değişiyor. Şehirler büyüyor, teknoloji gelişiyor, imkânlar artıyor. Ama asıl soru şu: Biz gerçekten daha iyi insanlar oluyor muyuz?

Bir toplumun gücü sadece ekonomisiyle ölçülmez. O toplumda adalet varsa güçlüdür. İnsanlar birbirine güvenebiliyorsa güçlüdür. Söz verildiğinde tutuluyorsa güçlüdür. Aksi halde kalabalık vardır ama sağlam bir yapı yoktur.

Eskiden eğitim denince sadece bilgi değil, karakter anlaşılırdı. Bugün diplomalar çoğalıyor ama sorumluluk duygusu aynı hızda artmıyorsa bir yerde eksik var demektir. Bilgi zekâyı geliştirir; ahlak ise insanı büyütür.

Özgürlük çok konuşuluyor. Ama özgürlük, her istediğini yapmak değildir. Özgürlük; doğru olanı seçebilme gücüdür. Kendini yönetebilmektir. Sosyal medyada, ilişkilerde, para kazanırken, konuşurken… İç denetimi olmayan bir insan, dışarıda da denge kuramaz.

Bir şehirde ticaret dürüst değilse, insanlar birbirini kandırıyorsa, emeğe saygı yoksa o şehir zengin olsa bile huzurlu olamaz. Çünkü para güven üretmez; güven karakter üretir.

En hassas nokta ise şudur: Bir toplum kadınlarını, çocuklarını, zayıflarını ne kadar koruyorsa o kadar medenidir. Güçlü olmak, güçsüzü ezmek değil; onu koruyabilmektir.

Gençler, rol model meselesi çok önemli. Sadece popüler olanı değil, güvenilir olanı örnek alın. Sadece konuşanı değil, yaşayanı takip edin. Çünkü söz değil, tutarlılık insanı değerli yapar.

Ayrışmak kolaydır. Etiketlemek kolaydır. Zor olan; ortak bir iyilik zemininde buluşabilmektir. Sürekli bölünen toplumlar enerjisini kavgalara harcar, üretime değil.

Sonuçta mesele sistem değil; insan kalitesidir. Kurumlar zayıflayabilir, düzenler değişebilir. Ama karakterli insanlar varsa her şey yeniden ayağa kalkabilir.

Gerçek kalkınma betonla değil, insanla başlar.

KOPYA MEDENİYET OLMAZ
Yayın: 22 Şubat 2026 16:13:44 Düzenlenmedi

Genç kardeşim,

Bir çürük elmayı tekrar taze yapamazsın. Ama yeni bir bahçe kurabilirsin. İşte bizim meselemiz tam da burada.

Yıllardır bir yanılgının peşinden koşuyoruz:

“Onlar gibi olursak kurtuluruz.”

Bir dönem Batı’yı taklit ederek yükseleceğimizi sandık. Kıyafet değişirse zihin değişir dedik. Alfabe değişirse çağ atlarız dedik. Sistem ithal edersek güçlü oluruz sandık.

Ama kopya çekerek medeniyet kurulmaz.

Bakın, Japonya modernleşti ama kendi kültürünü silmedi.

Güney Kore teknoloji üssü oldu ama disiplinini ve toplumsal yapısını korudu.

Onlar başkasına benzemeye çalışmadı. Kendilerini geliştirerek büyüdüler.

Biz ise uzun süredir kimlik tartışması yapıyoruz.

Ne tam gelenekle barışığız ne modernliği doğru anlıyoruz.

Ne geçmişi sağlıklı okuyoruz ne geleceği net tasarlıyoruz.

Sonuç? Sürekli kriz, sürekli kutuplaşma, sürekli yön arayışı.

Gençler için asıl tehlike ideolojiler değil; yüzeysellik.

Her şeyi biliyor gibi konuşmak ama hiçbir alanda derinleşmemek.

Tartışmak ama üretmemek.

Eleştirmek ama sorumluluk almamak.

Şunu açık söyleyeyim:

Bir ülkeyi sistem değil, insan kalitesi yükseltir.

En mükemmel anayasa bile kötü karakterli insanın elinde zarar verir.

En güzel fikir bile liyakat yoksa çürür.

En parlak proje bile ahlak zayıfsa yozlaşır.

Kopya sistemlerle, ithal kavramlarla, ezber sloganlarla güçlü olunmaz.

Güç; üretimle, bilgiyle, disiplinle ve sağlam karakterle gelir.

Bugün yapmanız gereken şey şudur:

1. Kimliğinizi öğrenin ama körü körüne değil, bilinçli şekilde.

2. Bir alanda gerçekten uzmanlaşın. Bu ülkenin konuşan değil, üreten gençlere ihtiyacı var.

3. Dijital kalabalığın içinde kaybolmayın. Sürekli ekranla büyüyen zihin derinleşemez.

4. Ahlakınızı ve güvenilirliğinizi koruyun. Zeki insan çok; güvenilir insan az.

5. Taklit etmeyi bırakın, geliştirmeyi öğrenin.

Unutmayın:

Kopya medeniyet olmaz.

Kopya özgüven olmaz.

Kopya başarı sürdürülebilir olmaz.

Bu ülkenin geleceği ithal fikirlerde değil; sağlam yetişmiş gençlerdedir.

Sorun “hangi modeli alalım?” değil.

Sorun “nasıl bir insan olalım?”

Eğer bu soruya doğru cevap verirseniz,

yeni bahçeyi kuracak olan nesil siz olursunuz.

DÜŞÜNMEK CESARET İSTER...
Yayın: 12 Şubat 2026 22:12:15 Düzenlenmedi

Herkesin fikri var ama çok az kişinin düşüncesi var.

Çünkü düşünmek; ezberle yetinmemeyi, sorgulamayı ve sorumluluk almayı gerektirir.

Bugün gençlere sürekli “özgür ol” deniyor. Ama özgürlüğün, nefsine teslim olmak değil; doğruyu yanlışa rağmen savunabilmek olduğu pek söylenmiyor. Bilinç gelişmeden verilen özgürlük, insanı güçlü değil savruk yapıyor.

Sağlam düşünce; eğitimli bir akıl, diri bir vicdan ve tutarlı bir ahlak ister. Kurnazlık zeka değildir. Her fırsatı kendine yontmak, akıllılık değil karakter zaafıdır. Hayatı sadece çıkar üzerinden okuyanlar, hakikati ıskalar.

Bir başka sorun da şudur: Bilmeden konuşmak, okumadan hüküm vermek… Sosyal medyada birkaç cümle gören, kendini her konuda yetkili sanıyor. Oysa düşünemeyenlerin en büyük hatası, düşündüğünü zannetmesidir. Bilgi, edep ile birleşmezse gürültüye dönüşür.

Gençler için asıl ihtiyaç; çok konuşmak değil, doğru kaynaklardan beslenmek ve iyi örnekleri izlemektir. Her yol gösterici yolcuya güvenilmez. Rehberlik; etiketle değil, duruşla anlaşılır. Gerçek örnekler bağırmaz, yön gösterir.

Bugün her şey hızla tüketiliyor: bilgiler, ilişkiler, değerler… Ama karakter hızlı inşa edilmez. Sabır, emek ve tutarlılık ister. Hayatı sadece haz ve konfor üzerinden kuranlar, ilk sarsıntıda savrulur.

İnsan en çok kendini yeterli gördüğünde yanılır. “Oldum” diyen, aslında durmuştur. Gelişim, eksik olduğunu fark etmekle başlar.

Kısacası mesele şudur:

Gençlik, hevesle değil bilinçle yürümelidir.

Fikir, ahlakla taşınmalıdır.

Ve düşünmek; hâlâ en büyük cesarettir.

GENÇLER, HIZLISINIZ AMA NEREYE?
Yayın: 09 Şubat 2026 14:30:17 Düzenlenmedi

Gençlerle konuşuyorum…

Herkes yorgun. Ama neden yorgun olduğunu bilen yok.

Daha yirmili yaşlarda tükenmişlik yaşayan bir nesil var karşımızda. Sabah uyanıyor, bir ekrana bakıyor; gün boyu başka ekranlar arasında savruluyor, gece yine aynı ekrana bakarak uyuyor. Hayat bu kadar mı küçüldü? Koskoca dünya, altı inçlik bir camın içine mi sığdı?

Gençler hızlı yaşıyor ama derin yaşamıyor. Her şeye anında ulaşmak istiyor; bilgiye, paraya, başarıya, mutluluğa… Oysa emeksiz gelen her şey gibi, hızlı gelen de hızla anlamını yitiriyor. Sabırsızlık çağın en büyük hastalığı. Kimse beklemek istemiyor, kimse pişmek istemiyor.

Herkes “başarılı” olmak zorunda hissediyor kendini. Ama kimse durup “Ben ne istiyorum?” diye sormuyor. Başkasının hayatını ölçü alan, kendi hayatını kaybeder. Sosyal medyada parlayan sahte hayatlar, gerçekte nice gencin içini karartıyor. Bilin ki orada gördüğünüz şeylerin çoğu hayat değil, vitrin.

Şunu unutmayın gençler:

İnsanı yoran çalışmak değil, anlamsızca koşmaktır.

Kendinize vakit ayırın. Sessizliğe dayanmayı öğrenin. Her boşluğu müzikle, video ile, gürültüyle doldurmayın. Çünkü insan ancak sustuğunda kendini duyar. Hayatın yönünü başkalarının alkışına göre çizerseniz, bir gün alkış kesildiğinde yolunuzu da kaybedersiniz.

Hız sizi adam yapmaz.

Derinlik yapar.

Sabır yapar.

Duruş yapar.

HAYAT MI YAŞIYORUZ,KOŞTURUYOR MUYUZ?
Yayın: 01 Şubat 2026 20:59:47 Düzenlenmedi

Sabah alarm çalıyor.

Kahvaltı aceleyle geçiştiriliyor.

Trafik, kalabalık, gürültü…

Akşam eve dönüldüğünde yorgunluk, ertesi günün kaygısı…

Peki soralım kendimize: Biz gerçekten yaşıyor muyuz?

Hayatımız hız üzerine kurulu. Daha çabuk, daha fazla, daha yeni… Telefonlar elimizden düşmüyor. Her an bir şeye bakıyoruz ama sanki hiçbir şeyi gerçekten görmüyoruz. Teknoloji işimizi kolaylaştırdı ama ruhumuzu hafifletti mi, orası şüpheli.

Binalar büyüdükçe insanlar küçülüyor. Yüksek katlarda, kapalı alanlarda, komşusunu tanımadan yaşayan milyonlarca insan var. Konfor var ama samimiyet yok. Gürültü var ama huzur yok.

Şehirler yoruyor.

Hava kirli, yiyecekler katkılı, geceler aydınlık ama uykular bölük pörçük. Günün üç saati yollarda geçiyor. Buna hayat mı demeliyiz?

Mutluluğu da yanlış yerde arıyoruz. Pahalı şeylerde, gösterişte, hızlı tüketimde… Oysa mutluluk bazen sakin bir akşamda, bazen sade bir sofrada, bazen içimizdeki dinginlikte saklı.

Belki de sorun şurada:

Çok şey istiyoruz ama az şey hissediyoruz.

Biraz yavaşlamak, biraz azaltmak, biraz düşünmek…

Belki o zaman hayat, yeniden hayat gibi olur.

GENÇLER NEDEN TUTUNAMIYOR?
Yayın: 20 Ocak 2026 20:20:51 Düzenlenmedi

Bugün gençlerin neden savrulduğunu, neden hayata tutunmakta zorlandığını anlamak için uzun analizlere gerek yok. Sorun çok temel: Gençleri bütüncül yetiştiremiyoruz.

Eğitim denince hâlâ sadece matematik, fen ve diploma anlaşılıyor. Oysa bir insan yalnızca formüllerle yetişmez. Dilini doğru kullanamayan, okuduğunu anlayamayan, düşüncesini ifade edemeyen biri ne kadar başarılı olabilir? Kendi edebiyatını, tarihini, düşünce geleneğini bilmeyen genç, başkasının kavramlarıyla düşünmeye mahkûm olur.

İkinci büyük eksik ahlâk ve karakterdir. Sözünde durmak, dürüst olmak, emeğe saygı duymak, haksızlığa karşı durmak artık öğretilmiyor. “Başarılı olmak” her şeyin önüne geçince, yöntemler önemsizleşiyor. Gençler çalışkan değil, kurnaz olmaya özendiriliyor. Sonuçta diploma var ama güven yok; kariyer var ama şahsiyet yok.

Bir diğer mesele görgü ve şehir kültürü. Para kazanmak medenî olmak anlamına gelmiyor. Kitapla, sanatla, kültürle bağı olmayan; bulunduğu mekâna, konuşmasına, davranışına özen göstermeyen bir zenginlik sadece kalabalık bir yoksulluktur. Bugün şehirlerimiz büyüyor ama şehirli insan sayısı artmıyor.

Son olarak estetik meselesi var. Çirkin binalar, zevksiz sokaklar, özensiz giyim… Bunlar tesadüf değil. Güzellik duygusu öğretilmeyen toplum, zamanla her şeyi çirkinleştirir. Çünkü neye bakacağını, neyi seçeceğini bilmez.

Gençler başarısız değil; eksik yetiştiriliyor. Mevcut eğitim sistemi onları hayata değil, sınavlara hazırlıyor. Bu yüzden gençler tükenmiş, umutsuz ve yönsüz. Kurtuluş, daha çok testte değil; daha çok düşüncede, karakterde ve kültürde.

Kısacası: Bilgi yetmez, ahlâk gerekir. Para yetmez, görgü gerekir. Diploma yetmez, insan olmak gerekir.

Tüm Köşe Yazarları



ALİ DUYSAK
OKULLAR ALARM VERİYOR! DÜN Şanlıurfa, BUGÜN Kahramanmaraş… YARIN NERESİ?
Atiye Danış
Bir Hayatın Hesabı Bu Kadar Ucuz Olmamalı
AYFER KILIÇ
KARA SEVDA
DİLEM YASAK
BİLİRMİSİN SEN
Emel Topal
CUMHURİYET'İN İLK VİLAYETİ
FERDA NAYMAN
SENİ BULDUM
M.ilknur Öztürk
ŞİİR 25
Mehmet Mustafa Dogan
SAĞLIKLI YAŞAM SIRLARI
Murat OKUDUCU
İslam' da Özgürlük Ve Sorumluluk
MUSTAFA ŞAYIK
DAĞINIKLIĞIN BEDELİ,SAVAŞIN GERÇEĞİ
Neval Kütük
GÜVEN GÜCÜ
RAMAZAN GÜÇLÜ
DJİTAL VE SOSYAL DETOKS
Yukarı