Kağıt üzerindeki rakamlar ne söylerse söylesin, hayatın içinde başka bir gerçek konuşuyor. Pazara çıkan, markete giren, faturayı eline alan herkes aynı soruyu soruyor; Bu gidişle nasıl geçinilecek?
Enflasyon çoğu zaman istatistiklerle anlatılıyor. Ama vatandaş için mesele rakam değil, mutfaktır. Birkaç yıl önce kolayca alınan birçok ürün bugün düşünülerek sepete giriyor. Maaş aynı hızla artmıyor, giderler ise durmadan yükseliyor.
Bu yüzden insanlar tabloları değil, alışveriş fişlerini konuşuyor. Çünkü hayat pahalılığı rakamlarla değil, doğrudan yaşanan bir gerçektir.
Ekonomi sadece grafiklerden ibaret değildir. Gerçek ekonomi, insanların evinde tencerenin kaynayıp kaynamadığıdır. Ve bugün sokakta konuşulan şey enflasyon değil, hayat pahalılığıdır.
Bugün sıradan bir örnek bile tabloyu anlatmaya yetiyor. Bir pizza, yanında patates ve bir içecek alıyorsunuz; ödediğiniz para neredeyse bin lirayı buluyor. Asgari ücret yaklaşık 28 bin lira. Yani bir öğün sayılabilecek bu alışveriş, bir aylık emeğin yaklaşık yirmi sekizde biri. Bir insanın bir ay çalışmasının karşılığıyla yalnızca 28 kez pizza yiyebildiği bir hesap, hayat pahalılığının ne kadar ağırlaştığını anlatmaya yetiyor.
Rakamlar tartışılabilir.
Ama sofradaki gerçek tartışılmıyor.
Zaman zaman yurt dışına gönderilen bazı ürünlerin kalite standartlarını karşılamadığı için geri çevrildiğine dair haberler gündeme geliyor. Aynı dönemde market raflarında vatandaşın karşısına çıkan kalitesiz sebze ve meyveler doğal olarak soru işaretleri doğuruyor.
Bu bir iddia değil, bir hassasiyet meselesidir. Denetimler yeterince sıkı mı? Standart dışı ürünlerin iç piyasaya sürülmesi engelleniyor mu? Bu soruların net ve şeffaf cevapları olmak zorundadır.
Bir ülke kendi insanına en iyisini sunmakla yükümlüdür. İhracatta kabul görmeyen ürünlerin iç piyasada yer bulduğu yönündeki algı bile güven duygusunu zedeler.
Gıda meselesi ticari bir detay değil, doğrudan insan sağlığıdır.
Ülkemizin insanı ikinci kaliteye razı değildir.
Gelir eşitsizliği artık istatistik değil, hayatın kendisi. Açlık, yoksulluk ve çaresizlik milyonlarca insanın günlük gerçeği haline geldi. Bugün haberlerde, Şanlıurfa’da bir babanın borçlarını ödeyemediği için yaşamına son verdiği bilgisi yer aldı. Bir insanı bu noktaya getiren şey sadece borç değildir umutsuzluktur, yalnızlıktır, duyulmayan çığlıktır.
Hiç kimse durduk yere hayattan vazgeçmez. Bir ülkede insanlar borç yüzünden nefes alamıyorsa, mesele ekonomi değil vicdandır. Çünkü güçlü devlet, en zayıfını yaşatabilen devlettir.
Bu olay tek başına bir haber değildir. Bu, görmezden gelindikçe büyüyen bir tablonun en acı satırıdır.
(AİHM) kararları doğrultusunda Türkiye, kimlik kartlarında din hanesinin kaldırılması yönünde düzenleme yaparak din ve vicdan özgürlüğü kapsamında önemli bir adım atmıştır. Ancak kamuoyunda, aynı mahkemenin kişi özgürlükleri ve adil yargılanma konusunda verdiği bazı lehte kararların uygulanmadığı, bu nedenle gerek sivil gerek siyasi bazı vatandaşların mağduriyet yaşadığı yönünde eleştiriler dile getirilmektedir. Öte yandan Türkiye’nin, AİHM’e en yoğun bireysel başvuru yapılan ülkeler arasında ilk sıralarda yer alması da bu tartışmaları güçlendirmektedir. Hukuk devleti ilkesinin güçlenmesi adına, uluslararası yargı kararlarının bütüncül ve eşit şekilde uygulanması gerektiği yönündeki değerlendirmeler kamuoyunda dile getirilmeye devam etmektedir.
Jeffrey Epstein adı artık tek bir kişiyi değil, paranın ve gücün ahlakı nasıl çürüttüğünü anlatan bir semboldür.
Bu dosya bize şunu gösterdi;
Sapıklık bireysel bir sapma değil, korunarak büyütülen bir düzendir. Bir yerde para ve dokunulmazlık varsa, suç uzun süre gizlenebilir. Asıl mesele failden çok, onu kollayan sessizliktir.
Yıllarca susturulan çocuklar vardı. Konuşabilenler ise yalnız bırakıldı, itibarsızlaştırıldı ya da görmezden gelindi. Buna karşılık güçlü olanlar korundu, dosyalar kapandı, sorular ertelendi. Adalet geciktikçe suç derinleşti.
Bu konu ahlaki bir tartışma değil, doğrudan bir kamu meselesidir. Gücün hesap vermediği yerde suç tekrar eder. Mağdurun sustuğu yerde utanç yön değiştirir.
Dünya bu dosyadan bir ders çıkaracaksa şunu anlamalıdır;
Gerçek, ne kadar yüksek duvarların arkasına saklanırsa saklansın, mutlaka ortaya çıkar. Ve o gün geldiğinde, sadece suç işleyenler değil, susanlar da hatırlanır.
Emekliler;
Geliri kiraya, faturaya, ilaç hesabına yetmeyen milyonlarca kişi var.
Dulun, yetimin, engellinin maaşı bu kadar zor yetiyorken şimdi yeni bir tartışma gündemde.
Yargıtay’ın 2025 tarihli içtihat birleştirme kararı ile bankaların, tüketici kredisi borçları çerçevesinde emekli maaşlarına bloke koyabilmesinin önü açıldı; yani sözleşme kapsamındaki talimatlara göre maaşa müdahale etme olasılığı gündeme geldi. Bu durum emekliler arasında derin kaygı yarattı.
Emekli maaşının temel geçim kaynağı olduğu bir ülkede, bunun borç yüzünden bloke edilebilmesi fikri bile insanın içini burkuyor. Hala yürürlükte olan düzenlemeler, emekli aylıklarının nafaka ve bazı özel durumlar dışında haczedilemeyeceğini söylese de, bankacılık uygulamalarına ilişkin tartışmalar emeklinin huzurunu kaçırıyor.
Bu kararla birlikte milyonlarca insan bir kez daha geleceğini belirsizliğe bırakmış hissediyor. Geliri zaten asgari geçim sınırının altında seyreden emekliler için bu tür hukuki gelişmeler, ekonomik gerçeklikten çok kopuk geliyor.
Bir ülkenin en kırılgan insanları, hayatı süpüren fırtınalarla mücadele ederken, gelirleri üzerinde yeni belirsizlikler yükseliyor. Basit bir hesapla yaşanan gerçek şu;
İnsan zaten geçinemiyor; geçinemediği kaygısıyla boğuşurken, bir de maaşına müdahale edilebileceği korkusuyla yaşamak zorunda bırakılıyor.
Bu tablo ne insan onuruyla, ne de sosyal devletle bağdaşır.
Bu ülkede milyonlarca insan yoksulluk sınırının altında yaşamaya çalışıyor.
Emekli, dul, yetim, engelli… Hepsi aynı soruyu soruyor ama cevap değişmiyor:
Biz bu şartlarda nasıl geçinelim?
Çözüm arayan çok, çözüm üreten yok.
Yıllarını çalışarak geçirmiş insanlar ay sonunu değil, ertesi günü düşünüyor.
Dul maaşı yetmiyor, engelli desteği eriyor, emeklinin geliri temel ihtiyaçlara bile yetmiyor. Bu bir duygu değil, bir tablo.
Ama bu tabloya yukarıdan bakıldığında başka bir manzara görülüyor olmalı.
Çünkü halkın yaşadığı gerçeklikle, yönetilen yerin yüksekliği arasında büyük bir mesafe var. Sorun belki de burada başlıyor.
Yoksulluk yere yakındır.
Soğuktur, sessizdir, utanarak yaşanır.
Ama yönetim yükseklerde olunca, aşağıdaki sesi duymak zorlaşır.
Kimse mucize beklemiyor.
Kimse lüks istemiyor.
Sadece bu ülkenin en kırılgan insanları için “artık yeter” denmesini istiyor.
Bir devlet gücünü binalardan değil, halkının hayatını kolaylaştırmasından alır.
Yoksulluk bu kadar yaygınken, çözümün bu kadar uzak kalması kabul edilemez.
Bu insanlar sadaka değil, hakkını istiyor.
Ve bu ses duyulmadıkça, hiçbir yükseklik bu gerçeği gizleyemez.
Bu ülkede emekli olmak artık dinlenmek değil, dayanmak demek.
Yıllarca çalışmış, alın teri dökmüş insanlar bugün markette etiketlere bakarak karar veriyor:
“Bu ay ilaç mı, meyve mi?”
Maaş ayın başında bitiyor, kalan günler sabırla geçiyor.
Et hayal, peynir lüks, toruna harçlık ise vicdan muhasebesi.
Kimse gösteriş istemiyor.
Kimse zenginlik peşinde değil.
Emeklinin istediği tek şey şu;
Bu yaştan sonra evladına yük olmamak, faturasını düşünmeden kapatmak, pazardan torbası dolu dönmek.
Ama olmuyor.
Bir ömür bu memlekete hizmet etmiş insanlar, bugün sessizce daralan bir hayata sığmaya çalışıyor.
Bir ilacın fiyatı, bir torbanın ağırlığından daha ağır geliyor.
Bu tablo normal değil.
Bu yük, bu yaşta taşınacak yük değil.
Kimse mucize istemiyor.
Sadece insanca yaşamak istiyor.
Bu kadar basit.
Kamuoyuna yansıyan iddialardan,
kayırmacılık tartışmalarından,
KPSS’den yüksek puan alıp da yapılan mülakatlar nedeniyle hayata tutunmakta zorlanan gençlerin hikâyelerinden biz utanıyoruz.
Pazar artıklarını toplayan yoksullardan utanıyoruz.
Yirmi bin lira maaş alıp on altı bin lirasını kiraya verdikten sonra, faturalarını ödeyebilmek için İŞKUR kapılarında iş arayan yetmişlik insanlardan utanıyoruz.
Sığınmacıların sosyal destekler, eğitim ve sağlık hizmetlerinden yararlanması karşısında toplumda oluşan adaletsizlik duygusundan utanıyoruz.
Bu liste çok uzar.
Ama asıl mesele şu:
Utanması gerekenler utanmazken, utancı taşımak yine bu halka kalıyor.
Pencere kenarında çayımı içerken dışarıya bakıyorum,
Marketler dolu, ama insanların yüzü boş. Ay sonu artık takvim değil, bir imtihan. Emekli hesabını ekmekle yapıyor, gençler umudu bavula koyup gitmeyi düşünüyor, aileler temel ihtiyaçları bile tartarak alıyor.
Bu tabloya bakınca insanın içi sızlıyor.
Ve tam bu sırada “dış yardımlar”, “büyük harcamalar”, “israf görüntüleri” kulağına çalınınca, kalbin bir yerde duraksıyor.
Elbette yardım etmek güzel.
Ama kendi evinde tencere zor kaynarken komşunun sofrasını donatmanın adı ne olmalı?
Kimseyi suçlamadan, bağırmadan söylüyorum;
Bir ülkenin gerçek gücü, halkının akşam yatağa tok girip girmediğiyle ölçülür.
Bütçe önce bu toprakların çocuklarına, yaşlılarına, çalışanına nefes olmalı. Sonra dünya kapıları çalınmalı.
Çünkü biz öğrendik:
Önce evin içi toparlanır, sonra kapı dışarı açılır.
Bugün insanlarımız geçim derdinde yorulmuşken, yapılması gereken şey çok basit;
İsrafa set çekmek, önceliği halka vermek ve bu ülkenin sofrasında huzuru yeniden kurmak.
Büyük sözler değil, küçük sofralarda adalet istiyoruz.
Son Köşe Yazıları
Kağıt üzerindeki rakamlar ne söylerse söylesin, hayatın içinde başka bir gerçek konuşuyor. Pazara çıkan, markete giren, ...
(08 Mart 2026 19:14:28)
Kadınlar günü, kadınların erkeklere baş kaldırısının günüdür. Erkeklerle eşit şartlarda olma mücadelesinin gün...
(08 Mart 2026 13:28:02)
Malumunuz üzere en çok zekat ve sadaka verilen ay içinde bulunduğumuz onbir ayın sultanı dediğimiz Ramazan ayında gerçek...
(08 Mart 2026 00:20:32)
Bazen insan susar… Çünkü anlatmanın, açıklamanın, kendini savunmanın artık bir anlamı kalmamıştır. Herkesin kendi ...
(07 Mart 2026 02:55:28)
Bir gün iki kişi, Râbia-tül Adeviyye'yi ziyârete geldiler. İkisi de açtı. "Yemeği helâldir" diye içlerinden ...
(07 Mart 2026 02:48:05)