Bu ülkede milyonlarca insan yoksulluk sınırının altında yaşamaya çalışıyor.
Emekli, dul, yetim, engelli… Hepsi aynı soruyu soruyor ama cevap değişmiyor:
Biz bu şartlarda nasıl geçinelim?
Çözüm arayan çok, çözüm üreten yok.
Yıllarını çalışarak geçirmiş insanlar ay sonunu değil, ertesi günü düşünüyor.
Dul maaşı yetmiyor, engelli desteği eriyor, emeklinin geliri temel ihtiyaçlara bile yetmiyor. Bu bir duygu değil, bir tablo.
Ama bu tabloya yukarıdan bakıldığında başka bir manzara görülüyor olmalı.
Çünkü halkın yaşadığı gerçeklikle, yönetilen yerin yüksekliği arasında büyük bir mesafe var. Sorun belki de burada başlıyor.
Yoksulluk yere yakındır.
Soğuktur, sessizdir, utanarak yaşanır.
Ama yönetim yükseklerde olunca, aşağıdaki sesi duymak zorlaşır.
Kimse mucize beklemiyor.
Kimse lüks istemiyor.
Sadece bu ülkenin en kırılgan insanları için “artık yeter” denmesini istiyor.
Bir devlet gücünü binalardan değil, halkının hayatını kolaylaştırmasından alır.
Yoksulluk bu kadar yaygınken, çözümün bu kadar uzak kalması kabul edilemez.
Bu insanlar sadaka değil, hakkını istiyor.
Ve bu ses duyulmadıkça, hiçbir yükseklik bu gerçeği gizleyemez.
Bu ülkede emekli olmak artık dinlenmek değil, dayanmak demek.
Yıllarca çalışmış, alın teri dökmüş insanlar bugün markette etiketlere bakarak karar veriyor:
“Bu ay ilaç mı, meyve mi?”
Maaş ayın başında bitiyor, kalan günler sabırla geçiyor.
Et hayal, peynir lüks, toruna harçlık ise vicdan muhasebesi.
Kimse gösteriş istemiyor.
Kimse zenginlik peşinde değil.
Emeklinin istediği tek şey şu;
Bu yaştan sonra evladına yük olmamak, faturasını düşünmeden kapatmak, pazardan torbası dolu dönmek.
Ama olmuyor.
Bir ömür bu memlekete hizmet etmiş insanlar, bugün sessizce daralan bir hayata sığmaya çalışıyor.
Bir ilacın fiyatı, bir torbanın ağırlığından daha ağır geliyor.
Bu tablo normal değil.
Bu yük, bu yaşta taşınacak yük değil.
Kimse mucize istemiyor.
Sadece insanca yaşamak istiyor.
Bu kadar basit.
Kamuoyuna yansıyan iddialardan,
kayırmacılık tartışmalarından,
KPSS’den yüksek puan alıp da yapılan mülakatlar nedeniyle hayata tutunmakta zorlanan gençlerin hikâyelerinden biz utanıyoruz.
Pazar artıklarını toplayan yoksullardan utanıyoruz.
Yirmi bin lira maaş alıp on altı bin lirasını kiraya verdikten sonra, faturalarını ödeyebilmek için İŞKUR kapılarında iş arayan yetmişlik insanlardan utanıyoruz.
Sığınmacıların sosyal destekler, eğitim ve sağlık hizmetlerinden yararlanması karşısında toplumda oluşan adaletsizlik duygusundan utanıyoruz.
Bu liste çok uzar.
Ama asıl mesele şu:
Utanması gerekenler utanmazken, utancı taşımak yine bu halka kalıyor.
Pencere kenarında çayımı içerken dışarıya bakıyorum,
Marketler dolu, ama insanların yüzü boş. Ay sonu artık takvim değil, bir imtihan. Emekli hesabını ekmekle yapıyor, gençler umudu bavula koyup gitmeyi düşünüyor, aileler temel ihtiyaçları bile tartarak alıyor.
Bu tabloya bakınca insanın içi sızlıyor.
Ve tam bu sırada “dış yardımlar”, “büyük harcamalar”, “israf görüntüleri” kulağına çalınınca, kalbin bir yerde duraksıyor.
Elbette yardım etmek güzel.
Ama kendi evinde tencere zor kaynarken komşunun sofrasını donatmanın adı ne olmalı?
Kimseyi suçlamadan, bağırmadan söylüyorum;
Bir ülkenin gerçek gücü, halkının akşam yatağa tok girip girmediğiyle ölçülür.
Bütçe önce bu toprakların çocuklarına, yaşlılarına, çalışanına nefes olmalı. Sonra dünya kapıları çalınmalı.
Çünkü biz öğrendik:
Önce evin içi toparlanır, sonra kapı dışarı açılır.
Bugün insanlarımız geçim derdinde yorulmuşken, yapılması gereken şey çok basit;
İsrafa set çekmek, önceliği halka vermek ve bu ülkenin sofrasında huzuru yeniden kurmak.
Büyük sözler değil, küçük sofralarda adalet istiyoruz.
AKP’nin açıkladığı asgari ücret, emekçiye açıkça “sana yaşamak yok” diyen bir idam fermanıdır. Bir avuç haramiye ülkenin bütün zenginliklerini yağmalatan bu düzen, bütün zenginlikleri yaratan emekçiye ise yalnızca sefalet dayatmaktadır.
12 Eylül’ün Amerikancı darbesi, Cumhuriyetin yarattıklarına düşman olanların eseriydi. Özal’la başlayan yağma politikaları, AKP’ye kadar her şeyi satıp savurma düzenine dönüştü. Fabrikalar, madenler, limanlar, santraller… Her şey göz göre göre elden çıkarıldı.
AKP ise bu yağmayı kinle sürdürdü. Cumhuriyetin fabrikalarına, işletmelerine saldırdı; sattı, savurdu, yok etti. Ekonomi çöktü, memleket yangın yerine döndü, sanayici ülkeyi terk etti.
Peki fatura kime kesildi?
Yağmacı iktidar, faturayı emekçinin, emeklinin sırtına yıktı. En zalim, en gaddar, en açgözlü haliyle… İşçinin, memurun, köylünün, esnafın yaşadığı tam olarak budur.
Asgari ücretlinin ve emeklinin başına gelen de budur.
Bu düzenin operasyon örgütü ise TÜİK’tir. Hesaplarını gizleyen, Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerinden bile saklayan bir yapı… Neyi, nasıl hesapladığını açıklamayan bu örgütün verileriyle Türk emekçisinin, Türk emeklisinin yaşamı karartılmaktadır.
Açıklanan 28 bin 75 TL, yaşamın asgari düzeyi değil; “zulümlerden zulüm beğen” ücretidir. İhaleciler ülkeyi talan ederken, emekçiyi yoksulluğa mahkûm eden bir rakamdır.
Bir zamanlar ikramiyesiyle ev alabilen emekliyi, bugün iki emekli yan yana gelse ev kirasını ödeyemez hale getiren AKP iktidarı, şimdi de asgari ücretliyi ucuz otellere mahkûm etmiştir.
Ancak bilinmelidir ki emekçiler bu düzeni kabul etmeyecektir. Sandıkta ve demokratik yollarla, bu yağmacı iktidarlardan mutlaka hesap sorulacaktır.
Milletimize güveniyoruz.
Türk emekçisine, Türk emeklisine güveniyoruz.
Kaynak: Sosyalist cumhuriyet partisi açıklaması
Bana "Yaşın 69 olmuş teyze, sen dinlenmene bak" diyorlar. Nasıl dinleneyim? Gördüklerim karşısında susup oturayım mı? Eskiden "ayıp" denen, "günah" denen bir duvar vardı önümüzde; bizi frenlerdi. Şimdi bakıyorum o duvar yıkılmış, herkes her şeyi yapmayı kendine hak görüyor. Kusura bakmayın ama edepsizliğin adı ne zaman "özgürlük" oldu?
Ar damarı çatlamış toplumun, kimseden sesi çıkmıyor. Yalan söylemek ticaretin kuralı, dürüstlük "enayilik" sayılır olmuş. Menfaat neredeyse, yüzler oraya dönüyor. Eskiden söz senetti, şimdi noter kağıtları bile insanları yola getirmeye yetmiyor.
Teknoloji gelişti, çağ atladık diyorsunuz ama insanlık sınıfta kaldı. O pahalı telefonlara koca dünyayı sığdırdınız ama içine bir gram vicdanı, merhameti sığdıramadınız. Otobüste yaşlıya yer vermeyi geçtim, yüzüne bakmıyorsunuz. Herkes birbirine düşman gibi bakıyor.
Gençler, evlatlarım... Size tatlı masallar anlatmak isterdim ama uyanmanız lazım! Bizim zamanımızda yokluk vardı belki ama haysiyet vardı, bereket vardı. Şimdi her şeyiniz var ama huzurunuz yok. Bu gidiş, gidiş değil. Titreyin ve kendinize gelin; yoksa yarına çocuklarınıza bırakacak "insanlık" namına hiçbir şey bulamayacaksınız.
Bazen düşünüyorum…
Gerçekten biliyor muyuz, yoksa sadece bilmenin verdiği o kısa süreli rahatlamayı mı seviyoruz?
Eskiden bilgi, ağır bir emanet gibiydi. Taşırken eğilirdin, dikkat ederdin, düşünürdün. Bugün ise bilgi, avuç içinde ışığı her saniye değişen bir ekran gibi… Parlak, cazip, ama dokunduğun anda dağılıveren bir yanılsama.
Çevreme bakıyorum:
Herkes her konuda uzman, herkesin fikri var ama kimsenin fikrinin kökleri yok. Toprağa inmeyen bir ağacın gövdesi olur, fakat gölgesi olmaz. Biz de böyleyiz işte… Herkesin yüksekten konuştuğu, ama kimsenin gölge verecek kadar kök salmadığı bir memleket.
Sosyal medya aslında bir sahne.
Bilgi değil, illüzyon alkış alıyor.
Sözün ağırlığı değil, sözün süsü değer görüyor.
Kimse merak etmiyor: “Bu söylediğim doğru mu?”
Onun yerine herkes şunu düşünüyor: “Bu söylediğim kaç beğeni alır?”
Oysa ben ömrüm boyunca şunu gördüm:
Bilmek, sakinlik ister.
Bilmek, sabır ister.
Bilmek, en çok da kendini bilmek ister.
Bugün ise en tehlikeli şey cehalet değil;
Cehaletini bilmeyenlerin özgüveni.
Belki bu yüzden ülke olarak en küçük tartışmada bile birbirimize bağırıyoruz. Çünkü bağırmak, bilmediğini saklamanın en pratik yolu. Ses yükseldikçe, akıl alçalıyor; kimse fark etmiyor.
Ben artık şuna inanıyorum:
Bu memleketin ihtiyacı daha çok bilgi değil, daha çok bilgelik.
Çünkü bilgi ezberlenir ama bilgelik yaşanır.
Bilgi tüketilir ama bilgelik büyür.
Ve bir gün, gözün ışığı söndüğünde geriye sadece şu kalır:
“Ben gerçekten neyi biliyordum ve bununla neyi iyileştirdim?”
Belki de mesele bu.
Göz yanılsamasının bittiği yerde, gerçek bilgi başlıyor.
Yetmişe merdiven dayamış bir gazeteci olarak bu ülkenin geçirdiği dönüşümleri, inişlerini çıkışlarını, büyük umutlarını da hayal kırıklıklarını da gördüm. Fakat yıllardır değişmeyen bir şey var:
Bilgiye olan mesafemiz.
Bugün hala birçok konuda, araştırmadan konuşmayı, duymadan hüküm vermeyi, yarım yamalak bilgilerle yol çizmeyi alışkanlık haline getirmiş durumdayız. Bu kimseye hakaret değil; sadece uzun yılların tanıklığının gösterdiği bir gerçek.
Sokakta, kahvede, sosyal medyada…
Fark etmiyor. İnsanlar çoğu zaman “öyle duydum, öyleymiş” diyerek inanmayı tercih ediyor. Oysa bir ülkenin büyümesi için önce soru sormayı öğrenmesi gerekir.
Sosyal medya bu alışkanlığı daha da besledi. Duyguların akılla yarıştığı, doğruluğu teyit edilmemiş bilgilerin hızla yayıldığı bir ortamdayız. Birkaç cümlelik paylaşımlar, uzun uzun emek verilmiş araştırmaların önüne geçebiliyor.
Eğitim tarafında da benzer bir tablo var. Çocuklarımıza merak etmeyi, okumayı, anlamayı değil; sınavdan yüksek puan almayı öğretiyoruz. Böyle olunca da gerçek bilgi hep geride kalıyor.
Ama değişim imkansız değildir.
Bu ülke geçmişte çok büyük işler başardı; yine yapabilir. Yeter ki öğrenmeyi küçümsemeyelim, merakı ayıp saymayalım, “bilmiyorum” demekten utanmayalım. Bilgiye saygı duyulduğu gün, Türkiye’nin önü gerçekten açılır.
Özetle mesele insanların zekası değil; bilgiden uzak durmayı normalleştiren alışkanlıklarımız.
Ve alışkanlık dediğiniz şey, istersek değişir.
Barzani’nin son Türkiye ziyaretinde korumalarının uzun namlulu silahlarla görüntülenmesi, kamuoyunda haklı olarak tartışma yarattı. Diplomatik bir ziyaretin doğal güvenlik ihtiyaçları elbette vardır; fakat Türkiye sınırları içinde yabancı bir yapının silahlı güç gösterisi yapması, egemenlik hassasiyetleri açısından dikkat çekici bir durumdur. Bu görüntüler, “ziyaret güvenliği” ile “gövde gösterisi” çizgisinin nerede başlatılıp nerede bitmesi gerektiğini bir kez daha gündeme getirdi.
Devletlerin misafirlerine sağladığı protokol ayrıcalıkları vardır, ancak bu ayrıcalıkların kamu düzeni ve siyasi sembolizm bakımından nasıl algılandığı da göz ardı edilmemelidir. Toplumda oluşan soru işaretlerinin temelinde de tam olarak bu yatıyor: Güvenlik mi, mesaj mı?
Barzani tarafının Türkiye’ye verdiği siyasi anlam ile, Türkiye kamuoyunun gördüğü güç imajı arasındaki fark, bu ziyaretin en çok konuşulan yönü olmaya devam edecek gibi görünüyor.
TBMM'de görüşülen 11. Yargı Paketi'ndeki infaz düzenlemesi, en çok bu maddeyle tartışılıyor: "Terör ve organize suçlar kapsam dışı." Hükümet, bu ifadeyle toplumdaki endişelere cevap vermeye çalışıyor. Peki bu, yasanın risklerini ortadan kaldırıyor mu?
Paket, cezaevlerindeki yoğunluğu hafifletmeyi ve "hafif suçlular" için ikinci bir şans yaratmayı hedefliyor. Ancak, kadına şiddet, çocuk istismarı veya nitelikli dolandırıcılık gibi suçların nereye konulacağı kritik önem taşıyor. Terör ve örgütlü suçların dışlanması olumlu olsa da, geriye kalan "gri alan" suçlar için aynı netlik yok.
Mağdur hakları savunucuları, denetim mekanizmalarının yetersiz kalması durumunda toplum güvenliğinin zarar görebileceği uyarısında bulunuyor. Unutulmamalıdır ki; bir yasanın toplumsal meşruiyeti, ancak adalet ve güvenlik dengesinin şeffaf bir şekilde sağlanmasıyla mümkün olur. Cezaevleri boşalırken, toplumun vicdanı ve güvenliği dolu kalmalı.
Son Köşe Yazıları
Dünya bana karşı çıksa ne yazar!Sevdiğim yanımda durduktan sonra.Kalbim tuzakları yıksa ne yazar!Kader yenisini kurdukta...
(22 Ocak 2026 23:13:20)
Ne gelebiliyorum sana,Ne de senden gidebiliyorum başka diyarlara,Sensiz nefes alamıyorum senden uzakta,Nereye gitsem yol...
(22 Ocak 2026 18:37:29)
Bugün gençlerin neden savrulduğunu, neden hayata tutunmakta zorlandığını anlamak için uzun analizlere gerek yok. Sorun ç...
(20 Ocak 2026 20:20:51)
Türkmen Çay Antlaşması Azerbaycan Devletinin Türkmen ÇAY ANTLAŞMASI (1828) ile ikiye bölünmesi1. Tarihsel ve Siyasa...
(20 Ocak 2026 17:54:38)
SAVAŞA KARŞI BARIŞTekamül eden insanlar barış içinde yanyana yaşamayı öğrenir. İnsanlar tekamül ederse gerçekten barışse...
(20 Ocak 2026 09:51:32)