Bir derviş. Evden ayrılışında hanımına işe gidiyorum diyerek ayrılır, ancak doğru tekkeye gider ibadet ederdi. Akşam eve döndüğünde Hanımı:
- Yiyecek bir şeyimiz yok biliyorsun, elin boş mu döndün, dediğinde de
- Çalıştığım zat öyle cömertki... Ondan para istemekden utanıyorum. Ay sonunda ücretimin tamamını toptan verecek, derdi.
Ay sonu geldiğinde, yine evden ayrılmış, tekkeye gitmiş, ibadete koyulmuştu. Akşam eve döneceğinde bir düşünce kendisini aldı, ay sonu idi, hanıma ne diyecekti. Mahzun mahzun eve doğru yürüyordu. Sonunda eve yaklaştı. Evden leziz yemek kokuları etrafa yayılıyordu. Şaşırmıştı, kapıyı hanımı güler yüzle açar, içeri girerler olanları kocasına şöyle anlatır:
- Kimin yanında çalışıyorsan bey, gerçekten cömert biriymiş. Öğle sıraları idi, nur yüzlü iki zat kapıyı çaldı:
"Bunlar beyinin iş ücretleridir. Eğer bundan sonra da işine devam eder ve daha fazla çalışırsa, ücereti daha da artacaktır" dediler ve taze kesilmiş koyun eti, çeşit çeşit yiyecek, hiç tatmadığım meyveler ve bir kese de altın verdiler. Allah razı olsun o kimseden. Açlıktan artık tahammülümüz kalmamıştı.
Hanımından bu sözleri dinleyen derviş Allah'a şükredip, ibadetine devam etti....
Allah (c.c.) neye kadir değil ki!
Hazreti Peygamberimiz (s.a.s.) eshabıyla oturmuş sohbet ediyordu. Bir kadın sahabe Resulullah'ın huzuruna telaşla girerek:
- Ya Resûlellah! Şu anda kocam ölüm döşeğinde, belki biraz sonra ölmüş olacak... Yalnız yanında kelime-i şehadet getirdiğimi anladığı ve kendiside getirmeye çalıştığı halde şehadet kelimesi getiremiyor. Kocamın imansız gitmesinden korkuyorum. Bu hususta bir yardımınızı bekliyorum, dedi.
Hazreti Peygamberimiz:
- Kocan sağlığında ne gibi kötü harekette bulunurdu? diye sordu.
Kadın hiçbir kötü amelinin olmadığını, namazını kılıp her türlü ibadetini noksansız yerine getirmeye çalıştığını söyledi.
Bu sefer Peygamberimiz:
- Kocanızın dünyada kimi var? diye sordu.
Kadın ihtiyar bir annesi olduğunu söyleyince Peygamberimz (s.a.s.) kadının kocası Alkama'nın anasın huzura çağırdı. Hazreti Alkama'nın anası, Hazreti Peygamberimizin huzuruna çıktı. Peygamberimiz:
- Oğlun sana karşı nasıl hareket ederdi? Oğlundan memnunmusun? diyr sordu.
Alkamanın anası:
- Ya Resulullah, oğlum evleninceye kadar çok iyi muamele ederdi. Evlendikten sonra hanımını dinledi, bana hor bakmaya başladı. Hatta son zamanda evini bile ayırdı. Ben de üzüldüm, onun bu hareketine, dedi.
Peygamberimiz (s.a.s.) yaşlı kadına; oğlunun ölüm döşeğinde olduğunu, hakkını helâl etmediği takdirde cehennem azabı çekeceğini söylediyse de kadın:
- Hakkımı helâl etmem ey Allah'ın Resûlü, dedi.
Alkama ise evde yatıyor, hâlâ şehadet kelimesi getiremiyordu.
Hazreti Peygamberimi, kadının annelik şefkatini harekete geçirmek için, orada bulunanlara:
- Bana biraz odun hazırlayın, diye emir verdi.
Kadın hayretle :
- Odunu ne yapacaksın ya Resûlellah! diye sormaktan kendini alamadı.
Çünkü o da şüphelenmişti.
Peygamber Efendimiz :
- Oğlunu yakacağım... Zira yarın cehennemde yanacağına cezasını burada çeksin, daha iyi buyurunca, kadın dayanamadı,
- Oğlumun gözümün önünde yanmasına razı olamam ya Resûlellah ! Ona hakkımı helal ediyorum, dedi.
Murat hasıl olmuştu... Hazreti Peygamberimiz, Bilâl-ı Habeşi Hazretlerini göndererek :
- Git bakalım, Alkama ne haldedir? buyurdular.
- Bilâl-i Habeşi Alkam'nın yanına varıp şehadet kelimesei telkin ettiğinde, Alkama'nın dili açılmıştı :
- Lâ ilâhe illallâh, Muhammedün Resûlüllah, deyip ruhunu Allah'a teslim etti.
Kaynak: Büyük Dini Hikayeler, İ.Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi
Canım acıyor can
Bu ruh bu bedene sığmıyor,
Öyle canım yanıyorki
Yüreğim yanıyor,
Bilki
Bıçak kemiğe dayandı
Öyle canım acıyorki,
Kalbimi parçalasanda
duymuyorum can.
Yüreğimde kan çiçekleri açıyor,
Acı bir yanlızlığa bürünüyor her yer,
Hayalin
terk etmiyor beni!
Can
Ruhuma sızı karışıyor,
Bu sessizlik korkutuyor beni
Sanki kalbim boşlukta hissediyorum,,
Yokluğunun acısı tetikliyor beni!
Aklım…..
Firari
beni terk ediyor,
kalbim geceleri daha çok acıyor,
ey yar duy sesimi
bu şiir sana
Damarlarımda kanım çekiliyor,
Hasretin gözümde tütüyor can.
Benliğime hüzün bulaşıyor,
Bu beden beni terk ediyor,
Ruhum ölüyor olmuyor sensiz,
Eski ben ben deyilim artık
Sanki yaşayan ölüyüm
Sensiz…
Ve ….
çaresiz
Ya sen gel
yada ben geleyim
sözlerin takıldı aklıma,
Canım acıyor nefesim tükeniyor can,
Bu hayatın
Yalanlarından
ihanetlerinden,
Ölümüne tutkulu yalan aşklarından,
Yüreğime sıkılan son kurşundan,
Canım yanıyor can
nefes alamıyorum.
Aşk kırıkları batıyor
canıma
sessizim,
ve
kimsesiz
bu şiir mi
sana yazdım can
Yüreğime açtığın yara hiç kapanmayacak,
Canım yanıyor ey can
suskunum...!
Ne seni yaşamak nede kendimi
yanlızım can,
sensiz kimsesiz
Sensiz geçen her an canım acıyor çaresizim,
Kimsesizim
Yanlızım
Bana gözyaşı döktüren senmiydin
Senmiydin beni karanlığa sürükleyen...?
Haram olsun bu can bu bedene
susuyorum can.
Bu şiir sana can
DİLEM YASAK
İZMİR
Bu gün yine günlerden sen...
Yokluğunun en soğuk saati çaIıyor şimdi.
Bense yorgan üzerime çekip sensizliğe sarılıyorum...
Alıp başını yürüyor saatler
Yine hüzün ufalıyor yorgun bakışlarım
Sadece bir avuç özlem kalıyor yüreğimde...
Yokluğuna düşen her saatte içimde senli şiir kırılıyor...
Senli yaralar sızlıyor bedenimde...
Avutuyorum yaralarımı içimde boş kalıyor herşey...
Ben gözyaşlarımla avutuyorum dertlerimi..
Bendeki küller savrulurken yaralarıma kül basıyorum...
Ve
Kelime kelime dökülüyor küller yerlere
Yüreğimin duvarlarına gözyaşlarımı asıyorum.
Umutlarımı asıyorum kurusun diye
Rüzgarlara anlatıyorum söylenmemiş cümlelerimi
Dilimin ucunda yitip giden senden kalan sözlerimi,
Bir avuç senle sukut'u ezberliyor artık dilim...
Yorgunum kırgınım asırlardır kanıyorum..
Üşüyor ellerim baharda bile,
Yanımda olabilseydin keşke...
Keşke keşkeler olmasaydı...
Yitik sevda yollarına sensiz yol almasaydım...
KEŞKEE...
____Dilem Yasak
Öyle herkesin bildiği gibi deyil benim mevsimlerim
Ağustos sıcağında üşürüm titrer bedenim
Yada kışın ayazında yanarım kor ateş gibi
Hiç sonbaharda çiçeklerin açtığını gördünmü
İşte sonbaharda açan arsız çiçeklere benzerim
Benim mevsimlerim içimde saklıdır en kıymetlimdir
Hiç belli olmaz hangi baharın geldiği
Kucaklar sarmalarım ağırlarım yüreğimde
İlkbaharda sel olur duygularım akarım çağlayan gibi
Yazın kavgalar edip yorgun düşer buz tutar güneşim
Sonbaharda masum bir bebektir içime atarım aşk acılarımı
Sevinçlerimi göz yaşlarımı
Dedim ya delidir benim mevsimlerim
Severim mevsimlerimi belkide yarın yaz gelir kime ne
Uçlarda yaşarım hepi topu bir kaç kişi ile
Tenhalarda yaşarım bazan telaşlı bazan sessizce
Hiç kimse karışamaz benim mevsimlerime yüreğime
Sonbahar dilerim sevgimle
DİLEM YASAK
İZMİR
8 Ocak 2011
Boş ver be sevdiceğim
Varsın umutlarım yelken açmasın mavi denizlere
Varsın sevdalı yüreğim düşsün dillere
Hep batık bir gemidir ki
Yüreğim……
Alışığım ben zaten yenilmelere…
Ah be sevdiceğim
Buğuludur benim düşlerim
Mahzundur çocuksu gülüşlerim
Yetimdir öksüzdür sevişlerim
Gözyaşımı nakış nakış yüreğime işlerim
He ya sevdiceğim
Sen hiç ağladın mı?
Kendi yaralarını kendin dağladın mı?
Hiç……..
Umutsuzluğa umut bağladın mı?
Yada ırmak olup sessizliğe çağladın mı?
Yok be sevdiceğim
Sen bilmezsin bunları
Bilemezsin
yüreğime akan bulanık suları
Gördün mü hiç sabahları
O kanadı kırıkları…
Ooofff ….be
sevdiceğim
Madem gidiyorsun
Git….
Git ama
Hatıralarını da götür yanında
Ve…
Bit.
Bıraksan da geride kırık dal
Hayat zaten değil midir ki bir sal
Bazen batsan ya da çıksan
Sen hep olduğun gibi kal…
___Gittiğin an kül olurum biterim
______Karar senin sevdiceğim
_________Bu sana son şiirim…
Bunu bil.
DİLEM YASAK
İZMİR
Rasul-i Ekrem s.a.v.'in Mekke'yi fethettiği gün, İslâm düşmanı Ebu Cehl'in idam fermanı verilmiş oğlu İkrime, ölüm korkusuyla kaçıp Yemen tarafına gitmişti. Onun eşi Ümmü Hakîm ise müslüman olmuş ve İkrime'nin bağışlanmasını Rasulullah'tan istirham etmişti.
Allah Rasulü s.a.v., İkrime için güvenlik garantisi verince, hanımı Ümmü Hakim onu aramaya çıktı. Tihâme sahillerinde deniz yolculuğu sırası müslüman bir kaptanla görüşmekte olan İkrime'yi buldu. Kaptan ona diyor ki:
- Lâ ilâhe illallah Muhammeden Rasulullah de, canını kurtarıver!
İkrime şu karşılığı veriyordu:
- Ben de zaten bunu için kaçıyorum...
O sırada İkrime'nin karısı ortaya çıkarak şu haberi verdi:
- Ben insanların en iyisi ve en hayırlısının yanından geliyorum. Onunla konuştum, o sana eman verdi, seni güvenceye aldı. Gel gidelim, kendine kıyma!
Beraber yola çıktılar. Bir konaklama yerinde İkrime, eşiyle birlikte olmak istedi. Kadın onu şiddetle reddetti:
- Olmaz! Ben müslümanım sen ise kâfirsin, deyince İkrime:
- Doğrusu, seni benden uzaklaştıran şey, gerçekten önemli olmalı, dedi.
İkrime Mekke'ye yaklaşınca, Rasulullah ashabına şöyle dedi:
- Ebu Cehl'in oğlu İkrime, mümin ve muhacir olarak size geliyor. Sakın babasına sövmeyiniz. Çünkü ölüye sövmek ona ulaşmaz, diriye zarar verir.
Rasul-i Ekrem s.a.v. İkrime'yi görünce sevinçle onu karşıladı. İkrime sordu:
- Ey Muhammed! Sen beni neye davet ediyorsun?
- Allah'tan başka ilâh olmadığına, benim O'nun kulu ve Rasulü olduğuma inanmaya, namaz kılmaya ve zekât vermeye... davet ediyorum.
- Vallahi sen sadece hakka davet ediyor, iyi ve güzeli emrediyorsun. Sen peygamber olmadan önce de bizim en doğrumuz ve en iyimizdin.
İkrime bu konuşmadan sonra Allah Rasulü s.a.v.'in elinden tuttu, Kelime-i Şehâdet söyleyip müslüman oldu.
Emîr Sultan hazretlerinin çok talebesi vardı. Bunlardan bâzıları gündüzleri oruç tutar, geceleri de sabaha kadar namaz kılarlardı. Haftada bir gün Emîr Sultan hazretlerine gelip, ihtiyâçlarını alıp giderlerdi. Aldıkları ile bir hafta boyunca idâre ederlerdi. İhtiyaçları bitince, yine gelir alırlardı. Bir gün bu talebelerin biri, Emîr Sultan'ın huzûruna gelerek, elini öptü. Emîr Sultan talebesine; "Bulunduğunuz yerdeki müslümanlar iyiler mi? Hâlleri nasıldır?" diye sordu.
Talebe; "Sizin himmetinizle, sıhhat ve selâmetteler, hepsi duâcınızdır." deyince, Emîr Sultan elini cebine soktu ve bir akçe çıkardı. O talebesine verdi ve;
"Bizden onlara selâm söyle, biz hayatta olduğumuz müddetçe bu akçe ile yetinsinler. Bize duâ etsinler. Başkalarına muhtâc olmasınlar." dedi. O talebe, o bir akçeyi alıp, arkadaşlarının yanına geldi ve onlara;
"Emîr Sultan hazretlerinin size selâmı var." dedi.
Hepsi selâmı ayakta alarak; "Sultan hazretleri ne buyurdular?" diye sordular. Bunun üzerine o talebe;
"Emîr Sultan hazretleri bir akçe verdi ve;
"Ben ölünceye kadar bununla iktifâ etsinler, kimseye muhtâc olmasınlar." buyurdu." dedi.
Bu söz üzerine hepsi dünyâ malından soğudular. Kimseden bir şey almaz oldular. Pencerelerinde bir kutu vardı. Kimin ihtiyâcı olursa, o kutunun içinden bir akçeyi alır, iftar için herkese bir mikdâr ekmek ve üzüm alıp, onunla oruçlarını açarlardı. Ertesi gün o akçe yine yerinde dururdu. Emîr Sultan vefât edinceye kadar ihtiyaçlarını böyle karşıladılar. O akçe yerinden hiç eksilmedi.
Bir gün iki kişi, Râbia-tül Adeviyye'yi ziyârete geldiler. İkisi de açtı. "Yemeği helâldir" diye içlerinden yemek yemek geçti. O anda kapıya biri gelerek, Allah rızâsı için bir şeyler istedi. Râbia hazretleri evdeki iki ekmeğini buna verdi. Gelen sevinerek gitti. Bir saat kadar sonra bir kişi kucağında bir yığın ekmekle geldi. Râbia hazretleri ekmekleri saydı. On sekiz ekmek vardı. Dedi ki: Ekmekler yirmi olsa gerektir. Ekmeği getiren, ikisini saklamıştı. Çıkarıp iki ekmeği de verdi. Oradakiler hayretle sordular. Bu ne sırdır? Biz senin ekmeğini yemeye gelmiştik. Önümüze koyacağın ekmekleri kapıya gelene verdin. Ardından ekmek geldi. Eksik olduğunu söyledin.
Cevâbında şöyle buyurdu:
-Siz ikiniz gelince karnınızın aç olduğunu anladım. Önünüze koyacağım o iki ekmeği kapıya gelene verdim. Allahü teâlâdan bu ekmeklerin misâfirlerin karnını doyuramayacağını, bunun için bir yerine on vermesini istedim. Çünkü Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde (En'âm sûresi 160. ayet-i kerîmesinde) bire on vereceğini bildiriyor. Ben O'nun bu vâdine güvendim. İki ekmek yerine yirmi ekmek geleceğini bildiğim için de ekmeklerin noksan olduğunu söyledim.
Bâyezîd-i Bistâmî yağmurlu bir havada Cumâ namazına gitmek için evinden çıktı. Sağnak hâlde yağan yağmur, yolu çamur hâline getirmişti. Yağmur bitinceye kadar bir evin ihâta duvarına dayandı. Çamurlu ayakkabılarını duvarın taşlarına sürerek temizledi. Yağmur yavaşlayınca câmiye doğru yürüdü. Bu sırada aklına bir mecûsînin duvarını kirlettiği geldi ve üzülerek; "Onunla helâlleşmeden nasıl Cumâ namazı kılabilirsin? Başkasının duvarını kirletmiş olarak nasıl Allahü teâlânın huzûrunda durursun?" diye düşündü ve geri dönüp o mecûsînin kapısını çaldı. Kapıyı açan mecûsî;
"Buyrun bir arzunuz mu var?" diye sorunca; "Sizden özür dilemeye geldim." dedi. Mecûsî hayretle; "Ne özrü?" diye sordu. O da; "Biraz önce duvarınızı elimde olmadan çamurlu ayakkabılarımı temizlemek maksadıyla kirlettim. Bu doğru bir hareket değil. Yağmurun şiddeti bu inceliği unutturdu." deyince, Mecûsî hayretle; "Peki ama ne zararı var? Zâten duvarlarımız çamur içinde. Sizin ayağınızdan oraya sürülen çamur bir çirkinlik veya kabalık meydana getirmez." dedi.Bâyezîd-i Bistâmî;"Doğru ama, bu bir haktır ve sâhibinin rızâsını almak lâzımdır." dedi.Mecûsî;
"Size bu inceliği ve insan haklarına bu derece saygılı olmayı dîniniz mi öğretti?" diye sorunca;
"Evet dînimiz ve bu dînin peygamberi olan Muhammed aleyhisselâm öğretti." dedi. Mecûsî;
"O hâlde biz niçin bu dîne girmiyoruz?" diyerek kelime-i şehâdet getirip müslüman oldu.
Son Köşe Yazıları
Sahi Sevgi Neydi?SevgiSadece güzel sözler değildi.Birini düşündüğünde içinin ısınması, zor gününde yanında durabilmekti....
(26 Mayıs 2026 23:26:00)
Halil Helvacı1918-Çanakkale Gazisi Halil HELVACIHalil Helvacı 1892 yılında Ezine’nin Geyikli Bucağı’nda doğan Halil HELV...
(26 Mayıs 2026 19:03:28)
Halil Helvacı 1892 yılında Ezine’nin Geyikli Bucağı’nda doğan Halil HELVACI’nın askerliği Çanakkale Cephesi’n...
(26 Mayıs 2026 18:50:15)
Deli gönül durdu durdu sonunda İsyan bayrağını kaldırdı işteEngel tanımadı sevda yolunda Aşkın can evine saldı...
(25 Mayıs 2026 10:37:30)
İlk gün gibi aklımaDüşer sesin selamınGönül duvarlarımaDeğip durur kelamınYıllardır hayalimeDüşer yüzün, yanağınGün...
(25 Mayıs 2026 09:52:24)