logo
Yükleniyor...
logo
add image
ALİ DUYSAK

ALİ DUYSAK

aliduysak2015@gmail.com
Kayıt: 07 Ekim 2025
Toplam Ziyaretçi: 7,161

Son Köşe Yazıları

DOSTLUK ZAMANA DEĞİL, VEFAYA BAKAR
Yayın: 06 Ekim 2026 21:39:40 Düzenlenmedi

Hayatta bazı insanlar vardır; yıllar geçse de sevgisi eksilmez, mesafeler girse de gönülden uzaklaşmaz. Çünkü gerçek dostluk, zamana değil vefaya dayanır.

Dostluk, iyi günde yan yana durmak kadar, zor günlerde de birbirinin elinden tutabilmektir. Bir insanın yanında olmadığı zamanlarda bile arkasından güzel konuşabilmek, onun başarısıyla gurur duyabilmek, sıkıntısında derdini kendi derdi bilmektir. Yıllar geçer… İnsanların hayatları değişir, yollar ayrılır, makamlar ve mevkiler değişir. Fakat gerçek dostluk değişmez. Çünkü gerçek dost, şartlara göre değil, yüreğine göre sever. Ne yazık ki hayatın bir de başka yüzü vardır. Bugün yanında olan, yarın menfaati bittiğinde seni tanımayan insanlar da vardır. Kendisine yapılan iyilikleri kısa sürede unutan, dostluğu çıkar üzerine kuran, dün elinden tuttuğu insanı bugün görmezden gelenler… İşte buna nankörlük denir. Nankörlük, insanın sadece yapılan iyiliği unutması değildir. Aynı zamanda geçmişini, kendisine uzanan eli ve zor günlerinde yanında duran insanları da yok saymasıdır. Oysa insan, bulunduğu yere nasıl geldiğini unutmamalıdır. Bir zamanlar yanında duranları, kendisine destek olanları, en zor gününde kapısını çalanları hatırlamalıdır. Çünkü hayat bir gün insana aynı insanlarla yeniden karşılaşmayı öğretir. Ben dostluğu hiçbir zaman makamla, parayla, mevkiyle ölçmedim. Benim için dostluk; yıllar geçse de aynı sevgiyi taşıyabilmektir. Dostluk, “Ne işin var?” diye sormadan yanında olmaktır. Dostluk, aradan yıllar geçmesine rağmen karşılaştığında kaldığın yerden devam edebilmektir. Dostluk, bir insanın yokluğunda bile onun hakkını korumaktır. Ve en önemlisi… Dostluk, vefadır. Bugün yanımızda olmayan ama kalbimizde yeri değişmeyen insanlar vardır. Belki yıllardır görüşmüyoruz, belki hayat bizi farklı yerlere savurdu. Ama bazı insanların yeri gönülde değişmez. Çünkü gerçek dostluk, takvimle eskimez. Gerçek sevgi, mesafeyle azalmaz. Gerçek vefa, menfaatle ölçülmez. İnsan bazen çok kalabalıkların içinde yalnız kalır. Bazen de bir tek gerçek dostun varlığı, bütün kalabalıklardan daha değerlidir. Bu yüzden hayatta çok insan tanımaktan ziyade, az ama gerçek insanlar biriktirmek gerekir. Çünkü dost dediğin; Düşerken elinden tutandır. Başarırken kıskanmayandır. Yokken arkandan konuşmayandır. Yanlış yaptığında yüzüne söyleyendir. Ve yıllar sonra yeniden karşılaştığında, sana hâlâ aynı sıcaklıkla bakandır.Hayat bize çok şey öğretir. Kimin dost, kimin yol arkadaşı, kimin ise sadece menfaati olduğu zaman yanımızda olduğunu zaman gösterir. Biz yine de iyilikten vazgeçmeyelim. Vefalı olalım. Geçmişimizi unutmayalım. Bize yapılan iyiliği küçük görmeyelim. Çünkü insanın gerçek zenginliği; cebindeki para, sahip olduğu makam ya da çevresindeki kalabalık değil… Arkasında bıraktığı güzel insanlar ve gönüllerde bıraktığı güzel izlerdir. Yıllar geçsin… Yollar ayrılsın… Hayat değişsin… Ama gerçek dostluk aynı kalsın. Çünkü gerçek dostluk zamana değil, vefaya bakar.

İPEK YOLU’ NDA ADIN KALDI
Yayın: 06 Ekim 2026 01:55:42 Düzenlenmedi

 İpekyolu’nun efsane müdürü,

Gönlümüzde bıraktın güzel bir iz.

Sen giderken sustu sanki sözler,

Bir yanımız eksik kaldı sensiz.

 

Mutluluk senin olsun Seher,

Acılar, hüzünler benim olsun.

Senin yüzün hep gülsün,

Gözlerinden yaşlar uzak olsun.

 

Sen benim için yalnızca bir dost değil,

Gönlümde yer etmiş manevi kızımsın.

Yollar ayrı düşse de bir gün,

Kalbimde hep aynı yerde kalırsın.

 

Birlikte nice güzel günler yaşadık,

Nice anılar biriktirdik sessizce.

Şimdi ayrılık düştü kapımıza,

İçimiz burkuluyor her nedense.

 

İpekyolu’nda adın kaldı,

Hatıraların duvarlarda yankılanır.

Sen nereye gidersen git Seher,

Güzel yüreğin hep hatırlanır.

 

Belki yollarımız farklı olacak,

Belki görüşmek eskisi kadar kolay olmayacak.

Ama bil ki manevi baban olarak,

Gönlümden sevgin hiç eksilmeyecek.


Sen gül yeter, ben razıyım.

Seher’im, güzel kızım,

Hakkım helal, gönlüm seninle…

Yolun açık, bahtın güzel olsun.

 

25.07.2026

 

ALİ DUYSAK 

KONUK KALEM -- ALİ İHSAN ATEŞ
Yayın: 05 Ekim 2026 00:07:06 Düzenlenmedi

TÜRKİYE'NİN GÜNDEMİ VE GÜVEN MESELESİ

Türkiye, bir süredir birbirinden farklı görünen fakat aslında aynı noktada birleşen önemli tartışmaların içinden geçiyor: ekonomik güven, hukuk, siyaset ve terör meselesi.

Fon tartışmaları bunun ekonomik boyutunu yeniden gündeme taşıdı. İnsanların yıllarca biriktirdiği paralarını güvenli gördükleri yapılara emanet etmesi, yalnızca bireysel bir yatırım tercihi değildir. Finans sisteminin temelinde güven vardır. Bu nedenle ortaya çıkan her şaibe, yalnızca mağdurları değil, toplumun ekonomik sisteme olan inancını da etkiler. Burada devletin görevi; soruşturmayı şeffaf biçimde yürütmek, sorumlular varsa ortaya çıkarmak ve mağduriyetlerin giderilmesini sağlamaktır.

Diğer tarafta Türkiye'nin uzun yıllardır çözemediği terör meselesi bulunuyor. “Terörsüz Türkiye” hedefi, toplumun büyük bölümünün arzuladığı bir huzur ortamına işaret ediyor. Ancak böylesine hassas bir süreçte toplumun kaygılarının görmezden gelinmemesi gerekir. “Af” tartışmaları üzerinden oluşan belirsizliklerin giderilmesi, hangi adımların atılacağının açık ve anlaşılır biçimde ortaya konulması önemlidir.

Çünkü milletler yalnızca ekonomik refahla değil, adalet ve güven duygusuyla da ayakta kalır.

Bugün Türkiye'nin ihtiyacı, birbirini suçlayan siyaset dili değil; sorumluluk alan, hesap verebilen ve vatandaşına güven veren bir yönetim anlayışıdır.

Vatandaşın beklentisi aslında çok karmaşık değil:

Parasının güvende olmasını, hukuk karşısında eşit olmayı, çocuklarının geleceğinden endişe etmemeyi ve ülkesinde huzur içinde yaşamayı istiyor.

Siyasetin görevi de bu beklentileri günlük polemiklerin üzerinde tutmaktır.

Türkiye'nin önünde ciddi fırsatlar da var, ciddi riskler de. Bu süreçte en değerli sermayemiz ne döviz ne altın ne de herhangi bir finansal araçtır.

En değerli sermayemiz güvendir.

Güveni yeniden tesis edebilirsek ekonomik sorunları da toplumsal meseleleri de daha sağlıklı bir zeminde çözebiliriz.

Çünkü güçlü Türkiye'nin temeli yalnızca ekonomik büyüme değil; adalete güvenen, geleceğe umutla bakan ve devletine güven duyan bir toplumdur.


Ali İhsan Ateş 

Tarihçi yazar

04.10.2026

BİR KİTAP, BİR ÖMÜR, BİR BASIN HAFIZASI
Yayın: 03 Ekim 2026 18:23:08 Düzenlenmedi

Gaziantep Medyasında Yarım Asır…

Bazı kitaplar vardır; sadece okunmaz, aynı zamanda geçmişi hatırlatır, insanı yıllar öncesine götürür. Bazı kitaplar ise bir şehrin hafızasını taşır. İşte gazeteci ve Gazikent Gazetesi İmtiyaz Sahibi İlhami Boynukısa’nın kaleme aldığı “Gaziantep Medyasında Yarım Asır” benim için tam da böyle bir eser oldu. Gaziantep basınına yıllarını vermiş bir gazeteci olarak bu kitabı elime aldığımda yalnızca bir kitap almadım. Meslek hayatımızın yıllarını, birlikte çalıştığımız insanları, yaşadığımız güzel ve zor günleri, basın dünyasında bıraktığımız izleri ve en önemlisi geçmişten geleceğe uzanan bir meslek hatırasını elime aldım.İlhami Boynukısa’nın büyük bir emek ve vefa duygusuyla hazırladığı bu eserde benim mesleki hayatıma da yer verilmesi beni gerçekten çok duygulandırdı.

Çünkü gazetecilik sadece haber yazmak değildir. Gazetecilik; yıllar boyunca insanların hikâyelerine dokunmak, şehrin sorunlarını dile getirmek, doğru bildiğinin arkasında durmak ve geride bir iz bırakabilmektir. Ben de yıllardır bu anlayışla gazetecilik yapmaya çalıştım. Bugün geriye dönüp baktığımda, mesleğe başladığım ilk yıllardan bugüne kadar geçen zamanın ne kadar hızlı geçtiğini görüyorum. Ancak insanın yaptığı işin, verdiği emeğin ve meslektaşlarıyla kurduğu dostlukların bir kitapta ölümsüzleşmesi gerçekten tarif edilmesi zor bir duygu.

 

İLK KİTABININ İLK İMZALARINDAN BİRİ BANA NASİP OLDU

 

İlhami Boynukısa’nın ilk kitabı olması da bu eseri benim açımdan daha anlamlı hale getiriyor. İstanbul’daki programım nedeniyle Gaziantep’te bulunamadığım bir dönemde kitabını bana ulaştırması ve bu kıymetli eseri şahsıma takdim etmesi benim için büyük bir onur oldu. Bir gazetecinin yıllar boyunca yaptığı çalışmaları bir kitapta görmek kolay anlatılabilecek bir duygu değil. Kitabı elime aldığım o an, ister istemez yıllar öncesine gittim. Mesleğe ilk başladığımız günlere Gaziantep basınının daha farklı şartlarda olduğu dönemlere Gazete bürolarında sabahladığımız, haber peşinde koştuğumuz, kimi zaman büyük mutluluklar yaşadığımız, kimi zaman da zorluklarla mücadele ettiğimiz yıllara… Ve bugün bütün bu anıların bir kitapta buluştuğunu görmek…İşte insanı asıl duygulandıran da bu.

 BİR ŞEHRİN BASIN HAFIZASI

 

“Gaziantep Medyasında Yarım Asır” sadece gazetecilerin özgeçmişlerinin yer aldığı bir çalışma olarak görülmemeli. Bu kitap aynı zamanda Gaziantep’in yakın dönem basın tarihine tutulmuş bir aynadır. Bu şehirde yıllarca kalem oynatan, haber peşinde koşan, kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi için emek veren gazetecilerin hatıralarının kayıt altına alınması son derece değerlidir. Çünkü zaman geçiyor… İnsanlar değişiyor… Gazeteler kapanıyor, yeni yayın organları kuruluyor, teknoloji değişiyor. Ama geride kalan emeklerin unutulmaması gerekiyor. İlhami Boynukısa’nın yaptığı da tam olarak budur. Unutulmaması gerekenleri kayıt altına almak…

 

VEFA, BİR GAZETECİNİN EN GÜZEL MİRASIDIR

 

Bugün bu kitabın sayfalarında kendi ismimi ve meslek hayatımı görmekten büyük gurur duyuyorum. Ama benim için asıl önemli olan, Gaziantep basınında yıllarını geçirmiş bütün meslektaşlarımızın hatırlanmasıdır. Çünkü bizler aynı mesleğin farklı dönemlerinde görev yapan insanlarız. Kiminin yolu gazete matbaasından geçti, kiminin televizyon ekranından, kiminin radyodan, kiminin bugün olduğu gibi dijital medyadan… Ama hepimizin ortak noktası aynı: Gaziantep’e ve gazetecilik mesleğine hizmet etmek. İlhami Boynukısa’ya bu anlamlı çalışması için gönülden teşekkür ediyorum. Bu kitap benim için bir hatıra kitabından çok daha fazlasıdır. Bir ömrün, bir mesleğin ve bir şehrin basın hafızasıdır. Ve inanıyorum ki yıllar sonra bu kitabın sayfalarını açacak genç gazeteciler, Gaziantep basınının nerelerden bugünlere geldiğini görecekler. İşte o zaman anlayacaklar ki… Bazı emekler zamana yenilmez. Bazı isimler unutulmaz. Bazı kitaplar ise sadece geçmişi anlatmaz; geleceğe miras bırakır. Gaziantep Medyasında Yarım Asır da benim gözümde böyle bir eserdir.

Kalemine, emeğine ve vefasına sağlık İlhami Boynukısa… Bu güzel miras için teşekkürler.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SAĞLIKTA “BEN İSTEDİM OLDU” DÜZENİNE SON VERİLMELİ!
Yayın: 09 Eylül 2026 04:23:07 Düzenlenmedi

GÖREVİNİ YAPAN DOKTOR ÖDÜLLENDİRİLMELİ, CEZALANDIRILMAMALI!

Sağlık sisteminin yükünü omuzlayan doktor, hemşire ve tüm sağlık çalışanları bugün her zamankinden daha zor şartlarda görev yapıyor. Özellikle aile hekimleri, artan iş yükü, sürekli değişen uygulamalar, bürokratik işlemler, performans baskısı ve vatandaşın beklentileri arasında adeta sıkışmış durumda. Aile hekiminden her şeyi yapması bekleniyor. Ancak sorunların çözümü yerine sürekli yeni görevler ve yeni sorumluluklar yükleniyor.

 

 Peki aile hekimini kim dinleyecek?

 

Görevini hakkıyla yapan sağlık çalışanı ile görevini savsaklayan aynı kefeye konulmamalı. Çünkü bunun bedelini en sonunda hasta ödüyor. Vatandaş hastaneye gittiğinde güler yüz, ilgi ve açıklama bekliyor. Doktorunun kendisini dinlemesini, hemşirenin sorusuna cevap vermesini istiyor. Bu çok büyük bir beklenti değil; bu, sağlık hizmetinin temelidir. Öte yandan özel hastanelerde artan maliyetler de vatandaşın belini büküyor. İnsan hastalandığında “Nerede tedavi olacağım?” sorusundan önce “Bunun parasını nasıl ödeyeceğim?” diye düşünüyorsa burada ciddi bir sorun var.


Sağlık Bakanlığı'na çağrımız açık:

 

 Masa başından değil, sahadan bakın. Hastaneleri sadece raporlarla değil, vatandaşın yaşadığı gerçeklerle değerlendirin. Aile hekimini dinleyin. Hemşireyi dinleyin. Doktoru dinleyin. Hastayı dinleyin. Çünkü sağlık çalışanını yoran, değersizleştiren ve sürekli baskı altında bırakan bir sistem, sonunda hastayı da mağdur eder.

 Unutulmamalı:

  İşini hakkıyla yapan sağlık çalışanı cezalandırılmamalı, görevini yapmayan da korunmamalıdır.

Sağlıkta ihtiyaç duyduğumuz şey daha fazla bürokrasi değil;

 

 SAĞLIKTA TERSİNE DÖNEN DÜZEN: GÖREVİNİ YAPAN NEDEN BEDEL ÖDÜYOR?

 

Sağlık sisteminde asıl sorgulanması gereken artık çok açık: Görevini hakkıyla yapan doktorlarımızı ve sağlık çalışanlarımızı neden korumuyoruz? Mesaisinin bitmesini beklemeden hastasının yanında olan, gece gündüz demeden görev yapan, mesleğinin onurunu her şeyin üzerinde tutan doktorlarımız var. Ama bir de sadece “Mesai bitsin de gidelim” anlayışıyla görev yapanlar var.

 İşte burada adalet devreye girmeli Görevini gerçekten yapan doktor ile görevini sadece saat doldurmak olarak gören doktor aynı kefeye konulmamalı. Mesleğini hakkıyla yapan ödüllendirilmeli, görevini savsaklayan sorgulanmalıdır.

Bugün ise çoğu zaman bunun tam tersini görüyoruz.

Görevini layıkıyla yapan sağlık personeli, birilerinin isteği veya kişisel tercihi nedeniyle servisinden, görev yerinden ya da çalışma düzeninden uzaklaştırılmamalıdır. Bir insanın emeği, birilerinin iki dudağı arasında olmamalıdır.Sağlık kurumlarında “Ben istedim oldu” anlayışı değil, liyakat ve adalet hâkim olmalıdır. Aile hekimleri zaten zor günlerden geçiyor. Sürekli değişen uygulamalar, artan iş yükü, bürokratik işlemler ve vatandaşın bitmeyen talepleri altında görev yapmaya çalışıyorlar.

Onları daha da yıpratmak yerine dinlemek, sorunlarını çözmek gerekiyor. Çünkü sağlık çalışanının moralini bozarsanız, bunun yansıması doğrudan hastaya olur.


YÖNETİCİLİK KOLTUK DEĞİL, SORUMLULUKTUR


Yönetici olmak; istediği personelin görev yerini değiştirmek, istediğini ödüllendirmek, istemediğini dışlamak değildir.

Yöneticilik adaletli olmak, liyakate bakmak, çalışanı dinlemek ve hastanın hakkını korumaktır. Bir hastanede başarılı doktor neden desteklenmez? Görevini özveriyle yapan hemşire neden korunmaz Neden çalışanların geleceği kişisel ilişkilerin, yakınlıkların veya yöneticilerin kişisel tercihlerinin gölgesinde kalır? Bunların cevabı mutlaka verilmelidir.


BİZİM SAĞLIK ANLAYIŞIMIZ BU OLMAMALI

 

Sağlık sistemi, “Kim kimi tanıyor?” anlayışıyla yönetilemez. Sağlık sistemi, “Kim görevini hakkıyla yapıyor?” sorusuyla yönetilmelidir. Görevini yapanı küstürür, çalışmayanı korursanız bir süre sonra kimse fedakârlık yapmak istemez. İşte o zaman kaybeden sadece sağlık çalışanı olmaz. Kaybeden hasta olur. Kaybeden vatandaş olur. Kaybeden sağlık sistemi olur.

Sağlık Bakanlığı'na açık çağrımızdır: Masa başından değil, sahadan yönetin. Hastaneleri ziyaret edin. Çalışanları dinleyin. Aile hekimlerinin sorunlarını yerinde görün. Hastaların şikâyetlerini doğrudan dinleyin. en önemlisi; Görevini gerçekten yapan doktorun yanında olun. Çünkü sağlıkta başarı, görevini yapmayanı korumakla değil, mesleğini onuruyla yapanı ödüllendirmekle mümkündür. 

Artık şu anlayış değişmelidir: Birilerinin istediği değil, hakkedenin kazandığı bir sağlık sistemi istiyoruz. Birilerinin iki dudağı arasında olmayan bir çalışma düzeni istiyoruz. Mesaisini dolduran değil, görevini hakkıyla yapan doktorun değer gördüğü bir sağlık sistemi istiyoruz. Çünkü sağlıkta adalet yoksa, adaletsizliğin bedelini en ağır şekilde hasta öder.

 

 

MEHMET KAPTAN’DAN ÖRNEK ŞOFÖRLÜK: VATANDAŞIN TAKDİRİNİ KAZANAN BİR EMEK HİKÂYESİ
Yayın: 31 Ağustos 2026 20:58:23 Düzenlenmedi


 

Bazen bir insanın yaptığı iş, sadece görevini yerine getirmekten ibaret değildir. İşini nasıl yaptığı, insanlara nasıl davrandığı ve görevine ne kadar değer verdiği, o kişiyi diğerlerinden farklı kılar.

 

İşte Mehmet Kaptan da bu anlamda takdiri fazlasıyla hak eden isimlerden biri…

 

Bu sabah saat 10.45’te, 27 ALL 045 plakalı belediye otobüsüyle İstasyon–Bilek seferini gerçekleştiren Mehmet Kaptan’ın davranışları dikkatimi çekti.

 

Toplu ulaşım araçlarında görev yapan şoförler, her gün yüzlerce vatandaşla karşı karşıya geliyor. Kimi zaman yoğun trafik, kimi zaman yolcu yoğunluğu, kimi zaman da çeşitli zorluklarla mücadele ediyorlar. Ancak bütün bu yoğunluğun içerisinde güler yüzünü, sabrını ve insanlara olan saygısını koruyabilmek, gerçekten önemli bir meziyet.

 

Mehmet Kaptan’ın yaptığı da tam olarak bu.

 

Vatandaşlarla iletişiminde güler yüzlü, anlayışlı ve saygılı olması; duraklara dikkatli ve güvenli bir şekilde yanaşması; yolcuların güvenliğini her şeyin üzerinde tutması ve trafikte yayalara ve karşı yönden gelen araçlara öncelik vermesi, onun mesleğine bakışını açıkça ortaya koyuyor.

 

Aslında bunlar bir şoförün yapması gereken temel görevler olabilir.

 

Ancak günümüzde işini sadece yapmakla, işini hakkıyla yapmak arasında önemli bir fark var.

 

Mehmet Kaptan, bu farkı ortaya koyan isimlerden biri.

 

Çünkü direksiyon başında olmak yalnızca otobüsü kullanmak değildir. Aynı zamanda insan taşımaktır. Her gün onlarca, hatta yüzlerce vatandaşın can güvenliğinden sorumlu olmaktır. Yaşlısı, genci, öğrencisi, çocuğu, engellisi ve çalışanıyla her kesimden insana hizmet etmektir.

 

Bu nedenle toplu ulaşım şoförlerinin vatandaşlarla kurduğu iletişim, en az araç kullanma becerileri kadar önemlidir.

 

Güler yüz küçük bir davranış gibi görünebilir ama karşısındaki insan için büyük bir anlam taşıyabilir.

 

Bir vatandaşın otobüse binerken karşılaştığı güler yüz, yolculuğuna olumlu bir başlangıç yapmasını sağlayabilir. Güvenli bir durak yaklaşımı ise bir yolcunun kendisini güvende hissetmesine vesile olabilir.

 

İşte bu nedenle Mehmet Kaptan gibi görevini severek yapan insanların daha fazla görünür olması gerektiğine inanıyorum.

 

Çünkü iyi yapılan işin takdir edilmesi, sadece o kişiyi değil, aynı mesleği yapan bütün çalışanları motive eder.

 

Bugün Mehmet Kaptan’ı konuşuyorsak, aslında sadece bir şoförü değil, işini severek yapan bütün emekçileri konuşuyoruz.

 

Toplum olarak çoğu zaman yanlışları, eksikleri ve olumsuzlukları gündeme getiriyoruz. Elbette yanlışları söylemek ve eksikleri dile getirmek gerekiyor. Ancak güzel yapılan işleri de görmezden gelmemeliyiz.

 

Bir şoför görevini dikkatli yapıyorsa…

 

Vatandaşa saygılı davranıyorsa…

 

Yayaya öncelik veriyorsa…

 

Duraklara özenli yanaşıyorsa…

 

Yolcusunun güvenliğini kendi sorumluluğu olarak görüyorsa…

 

Ve bütün bunları güler yüzle yapıyorsa, o insanın emeğini takdir etmek hepimizin görevi olmalı.

 

Mehmet Kaptan’a buradan bir vatandaş olarak teşekkür etmek istiyorum.

 

Mesleğini severek yaptığı, vatandaşlara gösterdiği saygı, trafikteki dikkatli ve anlayışlı davranışları ve taşıdığı sorumluluk bilinci nedeniyle kendisini gönülden tebrik ediyorum.

 

Dilerim belediyelerimiz ve ilgili kurumlarımız da böylesine özverili çalışanlarını görür, emeklerini takdir eder ve onları ödüllendirerek diğer çalışanlara da örnek olmalarını sağlar.

 

Çünkü iyi insanı, iyi çalışanı ve işini hakkıyla yapanı takdir etmek, toplumun ortak sorumluluğudur.

 

Mehmet Kaptan…

 

İyi ki varsınız.

 

İşinizi severek yaptığınız, vatandaşımıza değer verdiğiniz ve direksiyon başında gösterdiğiniz örnek davranışlar için teşekkür ediyoruz.

 

Helal olsun size Mehmet Kaptan.

 

Böylesine değerli kaptanlarımızın kıymeti bilinmeli, emekleri mutlaka görülmeli ve takdir edilmelidir.

 

Çünkü bazen bir şehrin güzelliği, büyük projelerden önce, işini güzel yapan insanların yüzünde saklıdır.

BU MEMLEKET BU KADAR MI SAHİPSİZ?
Yayın: 11 Ağustos 2026 23:53:49 Düzenlenmedi


Sabah 08.30… Elektrik kesiliyor.

Akşam 21.00… Elektrik geliyor.

Ve bu çile tam 5 gün sürüyor!

Şimdi soruyorum:

Bu memleket bu kadar mı sahipsiz?

Bir elektrik arızasını yıllardır çözemeyen bir sistem, vatandaştan sabır bekliyor.

Ama vatandaşın sabrı da, takati de tükeniyor!

Yaz sıcağının ortasında saatlerce elektriksiz kalan insanlar ne yapacak?

Evinde yaşlısı olan ne yapacak?

Sağlık sorunları bulunan vatandaş ne yapacak?

Elektrikle çalışan cihazlara bağımlı olan hastalar ne yapacak?

Çocuklu aileler ne yapacak?

Vatandaş telefon açıyor, aldığı cevap belli:

“Onarım çalışması yapılıyor.”

İyi de kardeşim…

Onarım yapılıyor da vatandaşın mağduriyetini kim onaracak?

Bir gün olur, iki gün olur…

Ama beş gün boyunca sabahın erken saatlerinden geceye kadar elektrik kesintisi yaşanıyorsa burada artık yalnızca bir “arıza” meselesinden söz edemeyiz.

Burada ciddi bir hizmet ve koordinasyon sorunu vardır.

Vatandaş faturasını zamanında ödüyor.

Vergisini ödüyor.

Devletine karşı sorumluluğunu yerine getiriyor.

Peki karşılığında ne istiyor?

Çok büyük bir şey değil…

Elektrik istiyor!

Sıcak yaz günlerinde evinde buzdolabının çalışmasını, klimasını kullanabilmeyi, çamaşırını yıkayabilmeyi, telefonunu şarj edebilmeyi ve en önemlisi sağlıklı ve güvenli bir şekilde yaşayabilmeyi istiyor.

Bu bir lütuf değildir.

Bu, vatandaşın en temel hakkıdır.

Şimdi buradan soruyorum:

Milletvekilleri nerede?

Valilik nerede?

Belediye nerede?

İlgili elektrik dağıtım kuruluşu nerede?

Vatandaşın yaşadığı bu mağduriyeti kim takip ediyor?

Kim sahaya inip “Bu insanlar neden beş gündür saatlerce elektriksiz kalıyor?” diye soruyor?

Vatandaşın kapısını kim çalıyor?

Yoksa herkes klimalı odalarında oturup, gelen şikâyetlere “onarım çalışması var” cevabını vermekle mi yetiniyor?

Siyaset yalnızca seçim zamanı vatandaşın kapısını çalmak değildir.

Yönetmek, vatandaşın zor gününde yanında olmaktır.

Bir vatandaşın elektriği saatlerce kesiliyorsa, özellikle de bu durum günlerce tekrarlanıyorsa, o bölgede yaşayan insanların sesini duymak herkesin görevidir.

Çünkü mesele yalnızca elektrik değildir.

Mesele, vatandaşın kendisini yalnız ve çaresiz hissetmesidir.

Bugün elektrik kesilir…

Yarın su kesilir…

Öbür gün başka bir hizmet aksar…

Vatandaş her defasında “Sabret” denilerek geçiştirilirse, o zaman sormak gerekir:

Bu şehir kimin?

Bu insanlar kimin vatandaşı?

Devlet, vatandaşına hizmet etmek için vardır.

Yetkililer, vatandaşın sorununu çözmek için vardır.

Siyasetçiler, vatandaşın sesini Ankara'ya taşımak için vardır.

Yerel yöneticiler, vatandaşın yanında olmak için vardır.

Öyleyse herkes görevini yapacak.

Vatandaşın sıcağın altında perişan olmasına seyirci kalınmayacak.

Beş gün boyunca saatlerce elektrik kesintisi yaşanıyorsa bunun hesabı sorulacak, çözümü bulunacak ve vatandaşa açıkça bilgi verilecek.

Çünkü bu millet sahipsiz değildir.

Ama vatandaşın bu kadar uzun süre mağdur edilmesine sessiz kalınırsa, insanlar ister istemez şu soruyu sormaya başlar:


“BİZİM SESİMİZİ DUYAN YOK MU?”

Artık vatandaş açıklama değil, çözüm istiyor.

Telefonlara verilen standart cevapları değil, sahada sonuç görmek istiyor.

Ve en önemlisi şunu bilmek istiyor:

“Bizi yönetenler gerçekten bizim yanımızda mı?”

Bu sorunun cevabını artık sözle değil, icraatla verme zamanı.

Çünkü vatandaşın sabrı da elektriği gibi kesilmek üzere!

YARIM ASIRLIK GAZETECİLİK ÇINARI: İLHAMİ BOYNUKISA
Yayın: 05 Ağustos 2026 20:36:53 Düzenlenmedi


 

Bazı insanlar vardır; bir mesleği sadece yapmaz, o mesleğin hafızasını da oluşturur. İlhami Boynukısa da benim için böyle bir isimdir. 1977 yılında başlayan gazetecilik yolculuğu, bugün yarım asra yaklaşan büyük bir emeğe dönüşmüş durumda. Dile kolay… Yıllar boyunca binlerce haber, sayısız röportaj, fotoğraf, anı ve arşiv. Gazikent Gazetesi İmtiyaz Sahibi İlhami Boynukısa, gazeteciliği hiçbir zaman yalnızca bir meslek olarak görmedi. Onun için gazetecilik; halkın sesi olmak, yaşananları kayıt altına almak ve tarihe not düşmekti. Yıllar içerisinde Gaziantep’in değişimine, ülkenin yaşadığı önemli gelişmelere ve toplumun birçok dönüm noktasına gazeteci gözüyle tanıklık etti. Kalemiyle yazdı, objektifiyle kaydetti, arşivleriyle geçmişi korudu. Bugün elindeki gazete kupürleri, fotoğraflar, haberler ve yıllar boyunca özenle koruduğu arşivler, aslında sadece kişisel bir birikim değil. O arşivlerde Gaziantep’in geçmişi, değişen şehir hayatı, unutulan olaylar ve yakın tarihimizin önemli izleri var. Şimdi Boynukısa, yaklaşık yarım asırlık bu birikimi kitaplaştırarak gelecek kuşaklara bırakmaya hazırlanıyor. Bence bu çalışma sadece bir gazetecinin anılarından ibaret olmayacak. Aynı zamanda Gaziantep basınının ve şehrin yakın tarihinin önemli bir belgesi olacak.

 

KALEMİNİ HİÇ BIRAKMADI

 

Gazetecilik kolay bir meslek değildir. Hele ki yıllarca sahada olmak, haberin peşinden koşmak, doğru bilgiye ulaşmak ve her şartta mesleğin sorumluluğunu taşımak büyük bir fedakârlık ister. İlhami Boynukısa, işte bu uzun yolculukta kalemini hiç bırakmadı. Bugün genç gazetecilere baktığında onların heyecanını, mesleğe ilk başladığı yıllardaki kendi heyecanıyla karşılaştırıyordur belki de. Çünkü gazetecilikte yıllar geçse de haberin peşinden koşma tutkusu değişmiyor.

BİR MESLEK, BİR ÖMÜR, BİR HAFIZA

 

1977’de başlayan yolculuk, bugün bir kitapla ölümsüzleşmeye hazırlanıyor. Bir insanın yaklaşık yarım asırlık meslek hayatını anlatan böyle bir eser, sadece geçmişe bakmak değil, geleceğe de ışık tutmaktır. Genç gazetecilerin, mesleğe yeni başlayanların ve basın tarihine ilgi duyanların bu arşivlerden öğreneceği çok şey olduğuna inanıyorum. İlhami Boynukısa bugün sadece bir gazeteci değil; yılların biriktirdiği tecrübenin, emeğin ve meslek ahlakının temsilcilerinden biri. Kalemiyle tarihe not düştü, objektifiyle yaşananları kaydetti, arşiviyle geçmişi korudu. Şimdi sıra, bütün bu birikimi gelecek nesillere bırakmakta. Yarım asra yaklaşan bu büyük gazetecilik yolculuğuna baktığımda aklıma tek bir cümle geliyor: Bir meslek aşkla yapılırsa, geride sadece haberler değil, bir ömürlük hafıza bırakır.

 

Kalemi hiç susmasın, arşivi hiç tükenmesin…

 

Nice yıllara İlhami Boynukısa.

İnsanlık nereye gidiyor?
Yayın: 27 Temmuz 2026 11:08:38 Düzenlenmedi


 

Ne yazık ki öyle bir zamandan geçiyoruz ki insanlığın, vicdanın ve güvenin gözlerimizin önünde yok oluşunu seyrediyoruz. En acısı da bütün bunları görmemize rağmen çoğu zaman elimizden hiçbir şey gelmiyor.

 

İnsan, insana güvenemez hale geldi.

 

Bugün “Bunu bana yapmaz” dediğimiz insanlar, yarın en büyük hayal kırıklığını yaşatabiliyor. En güvendiğimiz insanı tanıyamaz, en yakınımızdakinin niyetini anlayamaz olduk.

 

Anne kızını, evlat babasını, kardeş kardeşini, dost dostunu nasıl kandırırım diye düşünür hale geldiyse; eşler birbirine sevgiyle değil, çıkar hesabıyla bakmaya başladıysa burada ciddi bir sorun var demektir.

 

İnsanlık nereye gidiyor?

 

Menfaat uğruna dostluklar satılıyor, para uğruna aileler birbirine düşüyor, çıkar uğruna yılların hatırı bir kenara bırakılıyor.

 

Bugün bir insanın yüzüne gülüp yarın arkasından iş çevirmek normalleşti. Güvenmek saflık, dürüst olmak ise adeta enayilik olarak görülmeye başlandı.

 

Ne acıdır ki artık “Bunu o yapmaz” diyemiyoruz.

 

Çünkü yapıyor!

 

“Beni yarı yolda bırakmaz” diyoruz, bırakıyor.

 

“Bana ihanet etmez” diyoruz, ediyor.

 

“Beni kandırmaz” diyoruz, kandırıyor.

 

Ve insan, en çok da yabancıdan değil; en yakını bildiğinden yara alıyor.

 

Şimdi kimse kızmasın!

 

Bazen insanlık bitti, şeytanlar çoğaldı demek zorunda kalıyoruz. Çünkü kötülük artık saklanmıyor. Yalan, dolandırıcılık, çıkarcılık ve iki yüzlülük hayatın sıradan bir parçası haline getirilmeye çalışılıyor.

 

Ama yine de herkes kötü değil.

 

Hâlâ vicdanı olan insanlar var.

 

Hâlâ başkasının hakkını kendi hakkından üstün tutanlar var.

 

Hâlâ ekmeğini paylaşan, dostunun derdine koşan, verdiği sözü tutan insanlar var.

 

İşte mesele de burada…

 

Biz insanlığı tamamen kaybetmeden, vicdanı yeniden ayağa kaldırmak zorundayız.

 

Çünkü para kaybedilir, mal mülk yeniden kazanılır. Ama güven bir kez kaybedildi mi, insanın içinde açılan yarayı kapatmak kolay değildir.

 

Unutmayalım:

 

İnsanı insan yapan parası, makamı, şöhreti veya gücü değildir.

 

İnsanı insan yapan vicdanıdır.

 

Ve bugün hepimizin kendimize sorması gereken tek bir soru var:

 

Biz gerçekten insanlığımızı mı kaybediyoruz, yoksa insanlığımızı kaybedişimizi sessizce mi izliyoruz?

DOSTLUK MASKE OLUNCA…
Yayın: 13 Temmuz 2026 06:55:09 Düzenlenmedi


 

Eskiden insan, dostunu zor gününde tanır derlerdi. Şimdi ise menfaati bitince tanımamaya başlayanların sayısı o kadar arttı ki, dostluk kelimesi bile anlamını yitirmeye başladı.

 

Bugün siyaset kurumlarına bakıyorum, yarın arkadaş çevrelerine… Dün birbirinin arkasından söylenmedik söz bırakmayanlar, bugün kol kola poz veriyor. Öyle bir samimiyet sergiliyorlar ki, sanki o ağır cümleleri hiç kurmamışlar. İnsan ister istemez düşünüyor: Dün mü yalandınız, bugün mü?

 

Ne acıdır ki artık birçok ilişkide ilke değil, çıkar konuşuyor. Menfaat varsa dostluk var, iş bitince ne vefa kalıyor ne de hatır. İnsanlar kullanılacak bir araç gibi görülüyor. İşleri görülene kadar "en değerli insan" ilan edilenler, işleri bittiği gün "en kötü insan" oluveriyor.

 

Hayatım boyunca kimseyi yarı yolda bırakmamaya çalıştım. Elimden gelen desteği verdim. Kimsenin düştüğü yerde tekme vurmadım. Ama gördüm ki bazı insanlar, işi bitince ilk terk ettikleri kişi yine kendilerine en çok destek olanlar oluyor.

 

En çok da güven duygusunun böylesine ucuz harcanmasına üzülüyorum. "Bu insan farklı" diyorsunuz. "Demek ki hâlâ dürüst insanlar var" diye umut ediyorsunuz. Sonra öyle bir tabloyla karşılaşıyorsunuz ki, dün sizin tanıştırdığınız insanlar bile sanki sizi onlar tanıştırmış gibi davranıyor. Gerçeği ters yüz eden bu tavırlar, insanın canını en çok acıtan şey oluyor.

 

Artık dostluklar karakter üzerinden değil, çıkar üzerinden kuruluyor. Sohbetlerin yerini dedikodu, saygının yerini hesap, samimiyetin yerini ise gösteriş almış durumda. İnsanların birbirine verdiği değer değil, birbirinden sağlayacağı fayda önemseniyor.

 

Ne yazık ki ahlakın, vefanın ve dürüstlüğün yerini "bel altı siyaset", iftiralar ve arkadan konuşmalar almaya başladı. Sonra da toplum neden güven bunalımı yaşıyor diye hayret ediyoruz.

 

Ben yine de biliyorum ki dürüstlük hiçbir zaman kaybetmez. Dürüst insan bazen yalnız kalır, bazen haksızlığa uğrar, bazen değeri geç anlaşılır. Ama en azından geceleri başını yastığa koyduğunda vicdanıyla kavga etmez.

 

Sahte dostluklar biter…

Menfaat ortaklıkları dağılır…

Maskeler bir gün mutlaka düşer.

 

Geride kalan ise ne makamdır ne para ne de çıkar.

 

Geride kalan tek şey, insanın karakteridir.

 

Ve karakteri olmayanların, kazandığını sandığı hiçbir zafer aslında gerçek bir zafer değildir.

 

Yazık oluyor…

İnsanlığa da, dostluğa da, güvene de…

Tüm Köşe Yazarları



ALİ DUYSAK
DOSTLUK ZAMANA DEĞİL, VEFAYA BAKAR
ALİ İHSAN ATEŞ
TARİHE HÜKMEDENLER
Atiye Danış
YERYÜZÜ CENNETİNİ NASIL CEHENNEME ÇEVİRDİK
AYFER KILIÇ
SENİ SEVİYORUM EŞİM ALİ KILIÇ,a
Ayfer Turan
KARANLIĞIN GÖLGESİ
DİLEM YASAK
Aşk nedirki ki iki gözüm.
Emel Topal
KALP KIRMA ÖLÜM VAR
FERDA NAYMAN
Bana seslendin
Murat OKUDUCU
Kuyunun Dibinde Değil Molasındayım...
Neval Kütük
BARIŞ YOLCUSU
Tandoğu Yazıcı
Alınacak güzel bir ders ne dersiniz.!
Z. Abidin Toprak
YAPAY ZEKA İLE SÖYLEŞİ
Yukarı