logo
Yükleniyor...
logo
add image
AYFER KILIÇ

AYFER KILIÇ

ayfer@gmail.com
Kayıt: 07 Ekim 2025
Toplam Ziyaretçi: 2,768

Son Köşe Yazıları

İmam-ı Azam'ın Cevabı
Yayın: 23 Şubat 2026 10:52:11 Düzenlenmedi


İmam-ı Azam Ebu Hanife zamanında onu sevmeyen ve ona buğzeden muhaliflerinden bir tanesi, talebelerinin ve sevenlerinin huzurunda onu cevapsız bırakıp mahcup etmek için aldatıcı bir soru hazırladı. Ve büyük imamın bulunduğu meclise gelip bu aldatıcı ve karmaşık soruyu sordu.

 

-Bir adam var ki onun kamil bir Müslüman olduğuna herkes şehadet eder, fakat bazı sözleri var ki küfür kokuyor. Onun hakkındaki hükmünün ne olduğu öğrenmek istiyorum. Bu kimse şunları söylüyor:

 

"Cenneti ümid etmiyorum,

 

Cehennemden ve Allah'tan korkmuyorum.

 

Ölü etini severek yerim.

 

Rükusuz ve secdesiz namaz kılarım.

 

Hakka buğzeder, fitneyi severim.

 

Yahudi ve Hıristiyanları da tasdik ederim.

 

Görmeden şahitlik ederim."

 

Işte böyle bu kimse hakkındaki hükmünüz nedir?

 

Imamı Azam Ebu Hanife hazretleri bunu soran kimseye;

 

"Peki bu kimse hakkında senin bir fikrin var mı?" deyince, o; "Ben ne diyeyim, bunu sana soruyorum."dedi.

 

Imamı Azam talebelerine döndü ve aynı soruyu onlara sordu. Talebeleri de; "bu söylenenler küfür alameti olduğu için, söyleyen kimsenin küfrüne delalet eder." diye cevap verdiler.

 

Bunun üzerine Imam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri sözü aldı ve hafif bir tebessüm le bu söylenenlerin ne manaya geldiğini tek tek şöyle açıkladı:

 

"Bu adam gerçekten de kamil bir mümindir. Zira onun söylediği bu sözler hep mecazidir, tevili vardır. Şöyle ki: Bu kimse cenneti ümit etmiyor. Yani Cennetin sahibi olan Hz. Allah'ı ümit ediyor.

 

Cehennemden korkmuyor, Cehennemin sahibinden korkuyor.

 

'Allah'tan korkmuyorum' derken, Allah'ın adaletle hükmedeceğini bildiği için, Allah'ın kendisine zulmedeceğinden korkmuyor.

 

'Ölü eti yerim' derken, söylemek istediği balık etidir.

 

'Rükusuz ve secdesiz namaz kılarım' demekle, cenaze namazını kastediyor.

 

'Hakka buğz ederim' sözüyle kastettiği şey, ölümdür. Herkes için Hak (ölüm) vaki olacak. Mevla Teala'ya daha fazla kulluk yapabilmek için ölümü istemiyor.

 

'Fitneyi severim' derken fitneden kastı ise evlatlarıdır. Çünkü Mevla Kur'an-ı Kerimde Mal ve evladı fitne olarak zikredilmiştir. (Teğabun: 15)

 

Yahudi ve Hıristiyanları tasdik etmesinden murat ise onların birbirleri hakkındaki sözlerini tasdik etmesidir.

 

Görmeden şehadet ettiği ise, Allah'a ve ahiret gününe iman etmesidir.

 

Bu açıklamaları dinleyen adam Imam-ı Azam'a hayran kaldı. Kendi kendine: "Bu ne ilim, bu ne feraset, bu ne zeka ... Demek ben böyle bir dahiye düşmanlık ediyormuşum." diye düşündü. Hemen Imamı Azam'ın ellerine sarıldı. Ve bu güne kadar kendisine yaptığı düşmanIıktan dolayı af etmesini istedi ve helallik diledi.

 

Kasr-ı Arifan

Aralık 2009

Kumaşın Değeri
Yayın: 17 Şubat 2026 00:44:59 Düzenlenmedi


Yûnus bin Ubeyd’in manifatura dükkânında, fiyatları, iki yüz dirhem ile dört yüz dirhem arasında değişen kumaşlar satılıyordu. Dükkânında kardeşinin oğlu da çalışıyordu. Yolda bir kimseyi kumaş almış gidiyor görünce, kumaşı tanıyıp, kendi dükkânından aldığını anladı.

O kimseye;

-Bu kumaşı kaça satın aldınız? diye sorunca, dört yüz dirheme aldığını öğrendi.Sonra;

 

-Bu kumaşın değeri iki yüz dirhemdir. Geri dönüpparanızın üstünü alınız, buyurdu.O kimse;

 

-Bu kumaş, bizim orada beş yüz dirhem eder, benaldanmış sayılmam! deyince;

 

-Olsun. Siz, gidip iki yüz dirhem paranızı alınız, dedi.O kimse gelip, iki yüz dirhemini aldı gitti.

Yûnus bin Ubeyd, dükkânda tezgâhtar olarak bulunan yeğenine;-Kumaşı bu kadar pahalıya niye sattın?”diye sordu.

Yeğeni;

-Vallahi kendi rızâsı ile aldı, dedi.

Yûnus bin Ubeyd;

-O râzı olsa da, sen râzı olmayacaktın, buyurdu.

GECE HİÇ BİTMESİN
Yayın: 31 Ocak 2026 15:18:35 Düzenlenmedi


 

 

Madem ki yarın ayrılacağız

Durdurun zamanı ne olur melekler

Felek bana düşman biliyorsunuz

Durdurun zamanı ne olur melekler

 

ALLAHIM ne olur bu gece hiç bitmesin

Sabah olmasın bir tanem gitmesin

Sen sol yanımsın bunu bilesin

Durdurun zamanı ne olur melekler

 

 

Mademki yarın ayrılık var

Kıyamet olsun öyleyse melekler

Felekle benim aramıza girin

Durdurun zamanı ne olur melekler

 

AYFER KILIÇ

 

BU GECE SENİ DÜŞÜNDÜM
Yayın: 23 Ocak 2026 11:55:27 Düzenlenmedi


 

..Bu gece seni düşüneceğim;

Ne kadar uzakta olursan ol

Sevgimi avuçlarıma alıp yıldızlara üfleteceğim

Gecenin rengine kucağındır diyerek düşlere dalacağım.

Sevmek.

Özlediğinde üşümekmiş.

Sol yanında bir ateşin içten içe yanmasıymış.

Canından can giderken,elinden birşey gelmeden sessizce izlemekmiş sevmek.

Sevmek tüm güzelliklerin..onun olması için sessizce Yara dana  yalvarmakmış...

 

 

AYFER KILIÇ

BU GECE SENİ DÜŞÜNDÜM
Yayın: 19 Ocak 2026 08:29:39 Düzenlenmedi


 

..Bu gece seni düşüneceğim;

 

Ne kadar uzakta olursan ol

 

Sevgimi avuçlarıma alıp yıldızlara üfleteceğim

 

Gecenin rengine kucağındır diyerek düşlere dalacağım.

 

Sevmek.

 

Özlediğinde üşümekmiş.

 

Sol yanında bir ateşin içten içe yanmasıymış.

 

Canından can giderken,elinden birşey gelmeden

 

sessizce izlemekmiş sevmek.

 

Sevmek tüm güzelliklerin.

 

onun olması için sessizce Yara dana

 

 yalvarmakmış...

 

 

 

 

 

AYFER KILIÇ

 

ALMANYA

BU GECE SENİ DÜŞÜNDÜM
Yayın: 17 Ocak 2026 09:21:29 Düzenlenmedi

..Bu gece seni düşüneceğim;

 

Ne kadar uzakta olursan ol

 

Sevgimi avuçlarıma alıp yıldızlara üfleteceğim

 

Gecenin rengine kucağındır diyerek düşlere dalacağım.

 

Sevmek.

 

Özlediğinde üşümekmiş.

 

Sol yanında bir ateşin içten içe yanmasıymış.

 

Canından can giderken,elinden birşey gelmeden

 

 sessizce izlemekmiş sevmek.

 

Sevmek tüm güzelliklerin..onun olması için

 

sessizce Yara dana yalvarmakmış...

 

 

 

 

 

AYFER KILIÇ

BEN OLSAYDIM
Yayın: 12 Ocak 2026 10:38:02 Düzenlenmedi


 

Yağmur seli bekleyen

Bir taşta ben olsaydım

Çölde seni özleyen

Bir kuşta ben olsaydım

 

Dokunduğun küçük bir

Nakışta ben olsaydım

Sana sırılsıklam

Bir bakışta ben olsaydım

 

Uğrunda koparılan

Bir kaşta ben olsaydım

Bahira dan süzülen

Bir yaşta ben olsaydım

 

 

AYFER KILIÇ

21.06.1997

SAPANCA / SAKARYA

Allah'tan Kork, Mührümü Bozma !
Yayın: 21 Aralık 2025 01:09:25 Düzenlenmedi


Geçmiş ümmetlerde gurbete çalışmaya giden üç arkadaş, bir ara yoğun bir yağmura mâruz kalınca yol kenarındaki bir mağaraya sığınırlar. Ne var ki, karşı dağdan, düşen yıldırım sebebiyle kopup yuvarlanan bir taş gelir, içinde bulundukları mağaranın kapısına sıkışıp kalır.

İçeride bulunan üç arkadaş korkup düşünmeye başlarlar. Nasıl çıkacaklar kapanmış olan mağaradan? Biri der ki: Bu belâdan kurtulmamızın bir çâresi olabilir. O da, Rabbimizin rızâsı için yapmış olduğumuz iyilikler. Gelin bunları şefaatçı yapıp buradan kurtulmayı Rabbimizden dileyelim.

 

Bu sebeple biri der ki:

 

– Ey Rabbim! Ben yanında işçi çalıştıran biriydim. Bir gün, çalışan işçim akşam yevmiyesini almaya gelmedi. Ben de onun parasını onun adına ayırıp çalıştırdım. Seneler sonra gelince parasını kazancıyla birlikte verdim. Şaşırdı, almak istemedi. Sonra ciddi olduğumu anlayınca yevmiyesini kazancıyla alıp sevinerek gitti. Bunu sadece senin rızân için yaptım. Eğer senin yanında makbul oldu ise, bunun hürmetine şu kayayı, çıkacağımız yerden uzaklaştır!

 

Bu dua üzerine kaya yerinden kımıldar, ama çıkılacak kadar yer açılmaz.

 

İkincisi de şöyle der

 

– Ey Rabbim! Ben annesine çok hizmet eden biriyim. Bir gece annem su istemiş, ben de koşup dışarıdan su getirmiştim, baktım annem uyumaktadır. Karşısında uyanıncaya kadar bekledim. Gece yarısı uyandığında beni karşısında bekler halde görünce çok memnun olup duâ etmişti. Bunun hürmetine bu belâdan bizi kurtar.

 

Kaya biraz daha kımıldar, ama yine kurtulmaya yeterli değildir.

 

Üçüncü olarak da son arkadaşları şöyle duâ eder:

 

– Ey Rabbim! Memleketimizde kıtlık olmuş, bir çok âile açlık belâsına mâruz kalmıştı. Benim durumum ise iyi idi. Bir gün komşum kızı yanıma gelip açlıktan ölüm tehlikesi geçirmekte olan âilesi için benden yiyecek birşeyler istemiş, ben de ona kendisini bana teslim etmesi halinde istediğini verebileceğimi söylemiştim. Başka çâresinin kalmadığını anlayan kızcağız, nihayet isteğime râzı olmuş, birlikte tenha yere gittiğimizde birden şu ikazda bulunmuştu:

 

– Ey elinde imkân olan adam! Allah’dan kork, benim iffet mührümü nikâhsız bozmaktan hicap duy! Bu mühür, ancak nikâhla bozulur, başka değil!

 

Bu beklenmedik ikazdan korkup titremeye başladım. Kendimi mâsum bir kızın namus mührünü bozan iffetsiz durumuna düşürmekten utandım ve dedim ki:

 

– Haydi gel, istediğin kadar yiyecek al, mührünü muhafaza ederek iffetinle yaşa.

 

Böylece ona istediğini verdim ve mührünü bozmadım. Bunu senin rızân için yaptım. Eğer kabul edildi ise, şu kayayı kapımızdan uzaklaştır da çıkıp kurtulalım.

 

Bir de baktılar ki, sıkışmış kaya paldır küldür yuvarlanıp gitti, kurtulup dışarı çıktılar.

 

Evet, işte iffetsizlerin yersizliğini söylemek istedikleri kızlık işaretinin hadisteki adı mühürdür.

 

Kaynak: Yeni Aile İlmihali, Ahmed Şahin, Cihan Yayınları

Ali Onbaşı
Yayın: 13 Aralık 2025 01:05:50 Düzenlenmedi


I.Dünya savaşında, Osmanlı Ordusunun savaştığı cephelerden biri olan Galiçya’da, Ruslarla burun burunayız.Meşhur 15 Eylül 1916 taarruzuna hazırlık yapmakta olan sahra bataryalarımızdan biri, eteklerini saran bodur çalılıklar içinde yükselen çam ağaçlarıyla dolu olan Ulu Dağın tepesine bir gözcü göndermek mecburiyetinde...

Gözcü, bu tepenin arkasında mevzilenmiş olan Rus askerinin durumunu, siperinden hücuma geçtiği takdirde uzanıp giden sırtın üzerindeki irili ufaklı tepelerin hangisinin arasından geçebileceğini, dalları arasında saklı bulunduğu bir çam ağacının tepesinden telefonla bildirecek. Tabii, kaderde tepenin arkasında mevzilenmiş ve her an dağın tepesinde bir Osmanlı hücumu için dikkat kesilmiş olan Rus askerinin kurşun yağmuruna hedef olmak da var. Batarya kumandanı sordu:

 

-Bu fedakarlığı, gönüllü olarak gösterecek?

 

-Ben hazırım kumandanım!..

 

Herkesten önce ortaya atılan Kayserili Ali Onbaşı, elindeki telefonu ve bir kucak kablosu ile, kumandanı ve arkadaşlarına veda ederek, öbür tarafı meçhul olan tepeye doğru tırmandı. Her tarafı görebilecek bir yere kadar tırmandıktan sonra, tepeye hakim bir çam ağacının file kadar sık dalları arasına yerleşerek telefonunu kurup, aşağıdaki bataryası ile irtibatını sağladı.

 

Ne var ki, Ali Onbaşı geç kalmıştı. Onun, dalları arasında saklandığı çamın üç yüz metre yakınına kadar tırmanmış olan Rus bölüğü, birkaç dakika sonra bulunduğu yeri tutacak ve Ali Onbaşıyı, hiç olmazsa telefonunu kablosunu görerek kıskıvrak yakalayacaklardı... Bu durumu olduğu gibi kumandanına bildiren Ali Onbaşı, Rus birliğinin yaklaştığını fakat yerini asla bırakmayacağını telefonun ahizesine fısıldadı ve ilave etti:

 

-Kumadanım, şimdi vereceğim mesafeye bataryanın namlusunu çevirin ve bütün kuvvetinizle yüklenin. Bana gelince, şu anda hayatımın en mesut dakikalarını yaşadığıma inanıyorum. Çünkü bu çam ağacının dalları arasında ben, iki büyük şerefte birine namzedim; ya şehid, yahut gazi olmak!..

 

Dağın eteklerine kadar uzanan tarlaların içindeki dikenlerin arasında saklı duran 4 bataryaya kumanda eden Yüzbaşı, ona, gayet sakin konuşmasını, hatta mümkünse sıyrılıp aşağı inerek kendisini kurtarması için daha emin bir yere gizlenmesini bildirdiyse de Ali Onbaşı:

 

-Merak etme kumandanım, bu tehlike benim için asla mühim değil, dedi ve şunları ilave etti:

 

-Peygamber Efendimiz şehidliği o kadar yüksek bir makam olarak ilan etmiş ki, bizzat kendileri bile vefat ettikten sonra yeniden dirilerek tekrar şehid olmayı arzu ettikleri ni beyan buyurmuşlardır.

 

Ali Onbaşının, Yüzbaşının gözlerini yaşartan bu cümleleri burada kesildi. Ne kadar uğraşıldıysa da, tek kelime ses alınamadı. Bir müddet hayat işareti bile görülemedi. Neden sonra Batarya kumandanının telefonu arı vızıltısına benzeyen işaretini verdi:

 

-Alo! Kumandanım siz misiniz?

-Benim Ali Onbaşı, ne oldu öyle birden susuverdin?

 

-Kumandanım, ben sizinle konuşurken, dalları arsına saklandığım çamın dibine Rus askeri geldi.

 

-Sonra?

 

-Burada birer sigara sardılar. Ne konuştuklarını anlayamadım, fakat sizin durumunuzu çalıların arasından iyice tetkik ettikleri muhakkak. Ben de Alay Müftüsü dedemin yaptığı gibi Fetih suresini okumaya başladım. Tam sure biterken onlar da kalkıp, 200 metre sağımda mevzilenmiş olan Rus birliğine doğru gittiler. Zannederim, en çok yarım saat içinde taarruza geçecekler...İşte kumandanım! Rus bölüğü mevzilerinden çıktı bile, kapalı ormanda ilerliyor. Şimdi mesafe veriyorum, dikkat edin..

 

Ali Onbaşı, müthiş bir soğukkanlılık içinde, batarya toplarına mesafe tahminini bildirdikten sonra, ortalığın sessizliğini Türk bataryalarından bir topun gürültüsü ansızın yırtıverdi. İlk mermi, orman içinde sessizce ilerleyen Rus bölüğünün önüne düşmüştü. Rus kumandanı bunu bir tesadüf sandı. Çünkü, bir Müslümanın, hayatı pahası na da olsa, hemen yanlarındaki bir ağaçta bulunabileceğini aklına bile getirmemişti. Ali Onbaşı tekrar mesafe verdi:

 

-Kumandanım elli metre daha uzatın! İkinci gümbürtünün dağlara doğru yayılan aksi sadası henüz bitmemişti ki, Ali Onbaşının sesi tekrar duyuldu:

 

-Kumandanım tam isabet, bütün batarya aynı hedefe!..O gün ikindiden sonra başlayan 15 Eylül taarruzu, ortalığı karanlık kaplayıncaya kadar devam etti. Ne var ki bir ara:

 

-Kumandanım, benim çamı kollayın! Dediği duyulan Ali Onbaşıdan ses seda kesildi. En tehlikeli anlarda bile namazını bırakmayan, Alay Müftüsünün torunu Ali Onbaşının akıbetinden endişe eden kumandanı, onun için sabaha kadar gözyaşı döktü. Henüz şafak sökerken, bataryası ile birlikte allak bullak ettiği dağın eteklerine doğru tırmanarak onu aramaya başladı. Fakat az ileride onu görünce büyük bir sevince kapıldı. Kumandanı, Ali Onbaşıyı ne vaziyette buldu dersiniz?

 

Bir şarapnel parçası darbesiyle elinden fırlayan telefon kutusunu kaybedince, sabaha kadar çam ağacının dalları arasında sabırla bekleyen Ali Onbaşı, gözünün önü aydınlanır aydınlanmaz, güllenin açtığı çukurların birinden fışkıran sulardan abdest alarak namaza durmuştu. O, bizim hissedemeyeceğimiz derin bir manevi haz ve huşû içinde sabah namazını eda ediyordu.

 

 

Alay Etmenin Cezası
Yayın: 30 Kasım 2025 12:08:06 Düzenlenmedi

 


 

Gavs-ül-Memdûh hazretleri, bir gün dergâhın önünde otururken Abdürrahîm Efendiyi huzûr-ı şerîflerine çağırdı. Şam'a gidip gitmediğini sordu.

O da;"Gitmedim efendim" deyince;

"Şu tarafa bak bakalım ne göreceksin?" buyurdu.

İşâret ettiği yöne baktığında, yemyeşil bahçeleriyle, Şam'ın karşısında durduğunu hayretle gördü. Şam'ı merakla seyrettiğini gören Gavs-ül-Memdûh; "Abdürrahîm! Boşi köyü buradan uzakta mıdır görülebilir mi?" buyurunca, rüyâdan uyanır gibi Şam gözlerinden silindi ve hocasına; "O köy buraya uzaktır, görünmez efendim." diye cevap verdi.

Bunun üzerine; "Doğu tarafına bak!" buyurdu.O anda küçük bir tepenin yamacında kurulmuş olan Boşi köyü gözünün önüne geldi. O anda köyün bir kenarında, Gavs-ül-Memdûh'un talebelerinden birkaç tânesi oturmuş sohbet ediyorlardı. Köy bekçisi de yanlarında sırt üstü uzanmış yatıyor, talebelerle alay ediyordu.

 

Gavs-ül-Memdû "Abdürrahîm! Bekçinin arkadaşlarınla alay ettiğini görüyor musun?" diye sordu.

O da;"Görüyorum efendim. Eğer müsâade buyurursanız hemen hakkından geleyim." diye sordu. Hocasının hiç cevap vermemesinden cesâretlenerek ayağını hızla bekçiye doğru salladı. Allahü teâlânın izniyle, ayağı bekçinin tam karnına isâbet etmiş ki, birden karnını tutmaya ve feryâd etmeye başladı. Bir daha vuracaktı, fakat Gavs-ül-Memdûh; "Yeter yâ Abdürrahîm!" buyurunca, durdu. Boşi köyü de gözünden kayboldu. Hocasının bu kerâmetlerine hayran kalmıştı.

Aradan on gün geçmişti. Boşi köyünün bekçisi, yüzü sarılı bir hâlde Gavs-ül-Memdûh'un huzûruna çıkarıldı. Ağzı sol kulağına kadar eğilmişti. Eğilen taraf kırış kırış olmuş, diğer tarafı da davul zarı kadar gerginleşmişti. Bu sebeple ne ağladığı ne güldüğü, ne de konuştuğu anlaşılıyordu. Zor konuşabilen bekçi;

"Aman yâ Hocam! Allahü teâlâyı zikreden talebelerinle alay ederken, birisi şiddetle karnıma vurdu. O anda bütün vücûdum hareketsiz kaldı. Ağzım da bu hâle geldi. Bundan böyle hatâmı anladım ve tövbe ettim. Ne olur beni affediniz ağzımın eski hâle gelmesi için duâ ediniz." diyerek ağladı. Gavs-ül-Memdûh onun bu durumuna çok üzüldü. Merhamet edip ellerini kaldırarak duâ etmeye başladı. Sonra mübârek elini bekçinin yüzüne sürdü. O anda bekçinin ağzı, Allahü teâlânın izniyle eski hâline geldi.

 

Evliyalar Ansiklopedisi, İhlas Yayınları

Tüm Köşe Yazarları



ALİ DUYSAK
BASIN AYAKLAR ALTINDA
Atiye Danış
AİHM Kararları Tartışması: Din Hanesi Adımı Atıldı, Diğer Kararlar İçin Eleştiriler Sürüyor
AYFER KILIÇ
İmam-ı Azam'ın Cevabı
Ayfer Turan
İNSANOĞLU
DİLEM YASAK
Yalancının mumu yatsıya kadar yanmadı
Emel Topal
SEVGİLİLER GÜNÜ
FERDA NAYMAN
BIR ŞİİR İSTERİM
Mehmet Mustafa Dogan
SAĞLIKLI YAŞAM SIRLARI
Murat OKUDUCU
İyiliği Anlat, İyiliği Yay...
MUSTAFA ŞAYIK
KOPYA MEDENİYET OLMAZ
Neval Kütük
MUTLULUK VE BARIŞ
RAMAZAN GÜÇLÜ
SİGARA ESARETİ
Tandoğu Yazıcı
Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun
Yukarı