Dijitalleşme hayatımızı kolaylaştırsa da, "yediden yetmişe" hepimizin ekranların büyüsüne kapıldığı bir gerçek. Bebeklerin eline tutuşturulan tabletlerden, emekli amcaların sosyal medya tartışmalarına kadar her yaştan birey için dijital bağımlılık modern çağın yeni salgını haline geldi.
Bu konuyu derinlemesine inceleyen, farkındalık yaratmayı amaçlayan bir makale hazırladım:
Dijital Hipnoz: Beşikten Emekliliğe Ekran Bağımlılığı
Günümüzde teknoloji, hayatın bir parçası olmaktan çıkıp hayatın ta kendisi haline geldi. Eskiden sadece genç kuşağın bir sorunu olarak görülen dijital bağımlılık, bugün yaş sınırlarını ortadan kaldırarak toplumsal bir "dijital hipnoz" haline dönüştü. "Yediden yetmişe" herkesin cebinde taşıdığı bu dünya, bize sınırsız bilgi sunarken karşılığında en değerli hazinemizi alıyor: Zaman ve gerçek bağlar.
1. Küçük Yaşlarda Başlayan Dijital Emzik Süreci
Henüz konuşmayı öğrenmeden ekran kaydırmayı öğrenen "Alfa Kuşağı" için tabletler yeni nesil bir emzik görevi görüyor. Ebeveynlerin çocuklarını oyalamak için başvurduğu bu yöntem, çocuklarda dikkat dağınıklığı, dil gelişiminde gecikme ve sosyal izolasyon gibi ciddi sorunlara yol açabiliyor. Çocuklar, parktaki topun peşinden koşmak yerine, piksellerden oluşan bir dünyanın içinde hapsoluyor.
2. Gençlik ve Onaylanma İhtiyacı
Genç kuşak için dijital dünya, bir kimlik inşa etme alanı. Beğeni sayıları, izlenme oranları ve takipçi listeleri, gençlerin özsaygısını belirleyen kriterler haline geldi. FOMO (Gelişmeleri Kaçırma Korkusu) nedeniyle telefonunu bir saniye bile yanından ayıramayan gençler, fiziksel olarak aynı ortamda bulunsalar dahi zihnen başka evrenlerde yaşıyorlar.
3. Yetişkinler ve Gümüş Nesil: Kaçış Noktası
Bağımlılık sadece gençlerle sınırlı değil. İş stresinden kaçmak isteyen yetişkinler ve yalnızlığını sosyal medyada gidermeye çalışan yaşlılar da bu döngünün bir parçası. Özellikle "Gümüş Nesil" olarak adlandırılan 65 yaş üstü bireylerin, bilgi kirliliği ve manipülasyona açık olan dijital mecralarda geçirdiği süre her geçen gün artıyor. Torunlarıyla oynamak yerine WhatsApp gruplarında vakit geçiren bir büyükanne profili, artık şaşırtıcı değil.
4. Sonuç: Dijital Diyet Şart mı?
Dijital bağımlılık, sadece göz bozukluğu veya duruş bozukluğu gibi fiziksel sorunlar yaratmıyor; aynı zamanda empati yeteneğimizi köreltiyor ve bizi birbirimize yabancılaştırıyor. Teknolojiyi tamamen reddetmek gerçekçi bir çözüm değil; ancak bilinçli kullanım bir zorunluluktur.
Unutmamalıyız ki: Ekran kapandığında elimizde kalan tek şey, yanımızdaki insanın gözlerine bakarken hissettiğimiz gerçek duygulardır.
Ne Yapılabilir?
Mavi Işık Molası: Akşam yemeğinde ve uyumadan bir saat önce telefonları başka bir odada bırakmak.
Hobi Dönüşü: Dijital olmayan (kitap okuma, el sanatları, spor) aktivitelere zaman ayırmak.
Bildirim Temizliği: Sadece hayati önem taşıyan uygulamaların bildirimlerini açık tutmak.
Dijitalleşen dünyada ahlak ve sorumluluk kavramlarını yeniden tanımlayan "Dijital Vicdan", son yıllarda hem etik hem de teknoloji dünyasının en çok tartıştığı konulardan biri haline geldi.
Geleneksel anlamda vicdan, bireyin kendi davranışlarının ahlaki değerini yargılama gücü olarak tanımlanır. Ancak, yaşamımızın büyük bir kısmının dijital platformlara taşındığı günümüzde, vicdan kavramı artık sadece "insan insana" olan ilişkilerle sınırlı değildir. Dijital vicdan, hem teknolojiyi üretenlerin hem de tüketenlerin, dijital ayak izlerinin toplumsal sonuçlarına karşı duyduğu sorumluluk bilincidir.
Dijital vicdanı anlamak için konuyu üç farklı açıdan incelemek yerinde olacaktır.
• Geliştirici Etiği: Yazılımcıların ve veri bilimcilerin, oluşturdukları algoritmaların (örneğin yapay zeka) yanlılık ve ayrımcılık içermemesi için gösterdikleri çabadır.
• Kullanıcı Sorumluluğu: Sosyal medya platformlarında bilgi paylaşırken doğruluğunu teyit etmek, siber zorbalıktan kaçınmak ve dijital dünyada "öteki"ne ve ahlaki değerlere saygı duymaktır.
• Kurumsal Şeffaflık: Teknoloji devlerinin kâr maksimizasyonu uğruna kullanıcı mahremiyetini ve ruh sağlığını hiçe sayıp saymadığı ile ilgilidir.
Yapay zeka sistemleri, onlara verdiğimiz verilerle öğrenir. Eğer veri setleri önyargılıysa, ortaya çıkan sonuçlar da adaletsiz olacaktır. Bu noktada "kodlanmış vicdan" kavramı devreye girer. Mühendislerin, sistemlere sadece işlevsellik değil, aynı zamanda etik denetim mekanizmaları da eklemesi bir zorunluluk haline gelmiştir.
"Teknoloji tarafsız değildir; onu tasarlayanların değerlerini ve hatalarını yansıtır."
Bilginin ışık hızında yayıldığı bir çağda, yalan haber yaymak sadece bir hata değil, etik bir ihlaldir. Dijital vicdan sahibi bir kullanıcı, bir içeriği paylaşmadan öncelikle şu soruları sormalıdır:
• Bu bilgi doğru mu?
• Bu paylaşım birine zarar verir mi?
• Bu içeriğin yayılması toplumsal kutuplaşmayı artırır mı?
Dijital vicdan, teknolojiyi reddetmek değil, onu insan onuruna yaraşır bir şekilde kullanmaktır. Gelecekte, dijital okuryazarlığın yanına "dijital etik eğitimi" nin de eklenmesi kaçınılmaz olacaktır.İnsanlık, kendi icat ettiği makinelerin arasında kaybolmamak için vicdanını dijital kodlara entegre etmek zorundadır.
Dijital vicdan, ekranların arkasındaki "insanı" hatırlama sanatıdır. Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, adaleti, merhameti ve dürüstlüğü sağlayacak olan yine insanın kendi içsel pusulası olacaktır. Dijital dünya, vicdanın sustuğu bir boşluk değil, aksine daha gür çıktığı bir platform olmalıdır.
Mutluluk, insanlık tarihi boyunca filozofların, bilim insanlarının ve herkesin peşinden koştuğu en büyük arayıçlardan biridir. "Gerçek" mutluluğunancak cennette yaşanacağı mutlak olmakla birliktenbu dünya da tek bir adresi olmasa da, üzerinde uzlaşılan birkaç temel noktalar vardır.
Gerçek mutluluğu bulabileceğimiz yerleri şöyle özetleyebiliriz:
1. Dış Koşullarda Değil, İç Dünyanda
Pek çoğumuz mutluluğu bir "varış noktası" olarak görürüz: "O işi alırsam, o evi alırsam veya o kişiyle evlenirsem mutlu olacağım." Ancak psikolojide Hedonik Adaptasyon denilen bir durum vardır; istediğimiz şeye ulaştığımızda bir süre sonra ona alışır ve eski mutluluk seviyemize döneriz. Gerçek mutluluk, dışsal başarılarla değil, kişinin kendiyle barışık olması ve olaylara bakış açısıyla (iyimserlik, kabullenme) ile ilgilidir.
2. "An"ın İçinde (Akış Hali)
Bir işle uğraşırken zamanın nasıl geçtiğini unuttuğumuz anlar, en mutlu olduğumuz anlardır. Kendini tamamen verdiğin bir hobi, derin bir sohbet ya da sevdiğin bir işi yapmak, seni geçmişin pişmanlıklarından ve geleceğin kaygılarından kopararak gerçek bir tatmin sağlar.
3. Anlamlı Bağlarda
Uzun ve mutlu bir hayatın en büyük sırrı ne para ne de şöhret. En büyük etken: Güçlü ve derin sosyal ilişkiler. Sevilmek, değer görmek ve bir topluluğa ait hissetmek ruhun en temel ihtiyacıdır.
4. Vermek ve Paylaşmakta
Bilimsel araştırmalar, başkalarına yardım etmenin, beynimizdeki ödül merkezlerini kendi kendimize bir şey almaktan daha fazla tetiklediğini gösteriyor. Birine karşılıksız bir iyilik yapmak, hayatın anlamlı olduğunu hissettirir.
5.Dini ve manevi tatminlikte
Dini ve manevi değerlere bağlı olmak,ibadet ve zikir ile meşgul olmak,aşırı hırs ve kaygılardan uzaklaşıp tevekkül ve kanaat sahibi olmak ta manevi haz ve mutluluğa en büyük vesiledir.
Özetle gerçek mutluluk, sürekli bir "neşeli olma" hali değil; hayatın iniş çıkışları arasında bir denge ve anlam bulma çabasıdır.
"Mutluluk gidilen bir yolun üzerinde değil, yolun kendisindedir."
Unutmayalım ki asıl ve sobsuz mutluluk ancak cennettedir.
Teknolojinin hayatımızdaki hızı ve etkisi her geçen gün artıyor. Akıllı telefonlar, tabletler ve bilgisayarlar, bilgiye erişimimizi kolaylaştırırken, zihinsel süreçlerimizi de derinden etkilemeye başladı. Güney Koreli bir beyin bilimci tarafından ortaya atılan "Dijital Demans" yani "Dijital Bunama" kavramı, aşırı dijital cihaz kullanımının özellikle genç yetişkinlerde ve çocuklarda neden olduğu bilişsel gerilemeyi ifade ediyor. Bu durum, gerçek bir bunama (demans) olmasa da, beyin fonksiyonlarında, özellikle hafıza ve dikkat yeteneğinde, demansı andıran semptomlara yol açması nedeniyle bu ismi almıştır.
Nasıl Ortaya Çıkar?
Dijital demans, beynin aşırı dijital uyarana maruz kalması sonucu, beynin dengesinin bozulmasıyla ilişkilidir.
Sürekli ekran başında olma, anlık bildirimlere tepki verme ve bilgiyi sadece "anında tüketme" eğilimi, sağ beynin yeterince uyarılmamasına neden olabilir. Beyin, karmaşık düşünme, uzun süreli hafızaya kaydetme ve yaratıcı problem çözme gibi görevleri gerçekleştirmek yerine, sürekli olarak yüzeysel ve hızlı bilgi işleme moduna geçer.
Başlıca Belirtileri Nelerdir?
Dijital demansın en yaygın görülen belirtileri şunlardır:
-Kısa Süreli Hafıza Kaybı: Telefon numaraları, randevular, hatta yakın zamanda yapılan konuşmalar gibi günlük bilgileri hatırlamakta zorluk. Beyin, "Nasılsa Google'da var" düşüncesiyle bilgiyi kalıcı olarak kaydetme çabasından vazgeçer.
-Dikkat Dağınıklığı ve Odaklanma Güçlüğü: Uzun metinleri okuyamama, bir işe kesintisiz odaklanamama ve sürekli olarak telefonunu kontrol etme ihtiyacı hissetme.
-Yön Bulma Becerisinde Gerileme: GPS olmadan basit rotaları hatırlayamama ve kaybolma hissi.
-Duygusal ve Sosyal Becerilerde Zayıflama: Yüz yüze iletişim kurmakta zorlanma, empati kurma yeteneğinde azalma ve daha içe dönük bir yapı geliştirme.
-Stres ve Anksiyete: Dijital cihazlardan uzak kalındığında huzursuzluk ve endişe hissi yaşama (Nomofobi).
Önleyici Adımlar ve Çözüm Yolları
Bu durum kalıcı bir hasar olmak zorunda değildir. Bilişsel yetenekleri yeniden güçlendirmek ve dijital bağımlılığın etkilerini azaltmak mümkündür:
Dijital Detoks Uygulama
Belirli zaman dilimlerinde (örneğin akşam yemeğinde veya yatmadan 1 saat önce) cihazları tamamen kapatmak.
Hafıza Egzersizleri
Telefon numaralarını ezberlemek, alışveriş listelerini yazmadan hatırlamaya çalışmak ve yeni bir dil öğrenmek.
Sağ Beyni Harekete Geçirme
Sanatsal faaliyetlere yönelmek (resim, müzik), el işi yapmak ve doğada zaman geçirmek.
Fiziksel Egzersiz
Düzenli sporun kan dolaşımını artırarak beyin sağlığını iyileştirdiği bilimsel olarak kanıtlanmıştır.
Derin Okuma
Uzun ve karmaşık kitaplar okumak, dikkat süresini artırır ve beynin analitik düşünme kasını güçlendirir.
Bilişsel Yükü Yönetme
Gereksiz bildirimleri kapatarak beynin sürekli kesintiye uğramasını önlemek.
Dijital demans, teknolojiye tamamen sırt çevirmeyi değil, bilinçli teknolojiyi benimsemeyi gerektiren modern bir uyarı işaretidir. Cihazlarımızın bize hizmet etmesini sağlamak, onların kölesi olmamak esastır. Bilişsel sağlığımızı korumak için, ekranlarımızdan uzaklaşıp beynimizin derin düşünme ve yaratıcılık kapasitesini yeniden aktive etmemiz, en az fiziksel sağlığımız kadar önemlidir.
Değerlerin Önemi;
Değerler, bir toplumun psikolojik haritası, bireyin ise ahlaki pusulasıdır. Bir milleti millet yapan, bireyleri bir arada tutan ve yaşam kalitesini belirleyen bu temel inançlar, standartlar ve ilkeler, nesilden nesle aktarılırken sürekli bir sınavdan geçer. Ancak modern çağın hızı, teknolojik devrimler ve tüketim kültürü; geleneksel olarak kıymetli addedilen bazı temel insani ve toplumsal değerler üzerinde derin bir erozyona neden olmaktadır.
Günümüzde, sokakta karşılaştığımız yabancının yüzünde endişe, komşuluk ilişkilerinde mesafeli bir soğukluk ve sosyal medyada giderek artan bir tahammülsüzlük hakim. Bu durum, bize yalnızca bir değişim yaşanmadığını, aynı zamanda toplumsal dokumuzu besleyen kritik unsurların hızla kaybolduğunu gösteriyor.
Kaybolmaya Yüz Tutan Temel Değerler
Değer kaybı, hayatın her alanında kendini göstermekle birlikte, özellikle insani ilişkilerde ve toplumsal ahlakta belirginleşmektedir.
İnsani İlişkilerde Empati ve Güvenin Aşınması
Kaybolan değerlerin başında empati ve saygı gelmektedir. Dijitalleşmenin getirdiği sanal kalkanlar ve anonimlik, bireylerin birbirine karşı olan hassasiyetini köreltmiştir. Sosyal medya platformları, farklı fikirlere sahip olanları anlamak yerine hızla yargılama ve dışlama mekanizmalarına dönüşmüştür. İnternet üzerindeki "linç kültürü", tahammülsüzlüğün ve nezaketsizliğin normalleştiği bir ortam yaratırken, gerçek hayattaki yüz yüze iletişimde bile sabır ve hoşgörü giderek azalmaktadır.
Bunun yanı sıra, bireysel çıkar ve rekabet odaklı yaşam tarzı, dürüstlük ve güven gibi değerleri yıpratmaktadır. Sözün ağırlığının kaybolması, verilen taahhütlerin kolayca bozulabilmesi ve hızlı kazanç arayışı, ilişkilerdeki samimiyetin yerini kuşkuculuğa bırakmasına neden olmuştur.
Toplumsal Bağlarda Kopuş: Komşuluk ve Kanaatkârlık
Büyük kentlerdeki bireyselleşme ve güvenlik kaygıları, bir zamanlar hayatın temeli olan komşuluk ve dayanışma ruhunu zayıflatmıştır. Apartman dairelerinde yaşayan insanlar, kapı komşusunun adını bile bilmeyebilir; bu durum, acil durumlarda bile bireylerin yalnız kalmasına ve toplumsal yardımlaşma ağının çözülmesine yol açmaktadır.
Ahlaki değerler açısından ise, Batı'dan ithal edilen doyumsuz tüketim kültürü, kanaatkârlık ve ölçülülük erdemini kökten sarsmıştır. Sürekli "daha fazlasına sahip olma" arzusu, insanları maddi varlıkları manevi değerlerin önüne koymaya itmekte, şükür duygusunun yerini ise daimi bir tatminsizlik almaktadır. Reklamlar ve sosyal medya, bireyleri sahip olamadıkları şeyler için kaygılanmaya teşvik ederken, elindekinin kıymetini bilme erdemi kaybolmaktadır.
Değer Kaybının Nedenleri
Bu derin toplumsal çatlağın oluşmasında birden fazla faktör rol oynamaktadır:
• Teknolojinin Hızı ve Yüzeyelliği: Akıllı cihazlar ve anlık iletişim beklentisi, insanlardan sabır ve derinleşme yeteneğini almıştır. Her şeyi anında isteyen bir nesil, beklemeyi, çabalamayı ve bir konu üzerinde uzun süre odaklanmayı öğrenmekte zorlanmaktadır. Sanal yaşamın kolaylığı, gerçek hayatın zorluklarına karşı dayanıklılığı azaltmıştır.
• Eğitim Sistemindeki Eksiklik: Eğitim kurumları genellikle yalnızca akademik bilgi aktarımına odaklanmakta, karakter, ahlak ve vicdan eğitimini geri planda bırakmaktadır. Aileler de hızla değişen dünyada çocuklarına rehberlik etme konusunda zorlanmaktadır.
• Kapitalist Baskı: Maddi başarının en yüce değer olarak sunulması, insanları etik kurallarını esnetmeye teşvik etmektedir. Bu durum, vicdanın sesinin piyasa kurallarının gürültüsünde boğulmasına neden olmaktadır.
Yeniden Kazanım ve Öneriler
Kaybolan değerler sorunu, sadece bir nostalji meselesi değil, toplumun psikolojik sağlığını ve sosyal uyumunu tehdit eden ciddi bir krizdir. Eğer toplum olarak yeniden sağlıklı bağlar kurmak istiyorsak, kaybettiğimiz değerleri yeniden kazanmayı birincil hedef haline getirmeliyiz.
Bu yeniden kazanım süreci bireysel sorumluluk ile başlar. Selamlaşmak, teşekkür etmek, bir yaşlıya yer vermek gibi "küçük şeyler" olarak görülen, ancak büyük bir ahlaki arka planı olan eylemlerin değerini hatırlamalıyız. Eğitim sistemleri, bilgiden önce erdemi, rekabetten önce işbirliğini öğretmeyi hedeflemelidir.
Teknolojiyi reddetmek yerine, onu bilinçli ve ölçülü kullanmayı öğrenmeliyiz. Aile içinde "dijital detoks" saatleri ilan etmek ve yüz yüze kaliteli iletişime zaman ayırmak, empati kaslarımızı yeniden güçlendirecektir.
Değerler kaybolmaz; sadece ihmal edilerek toplumsal hafızanın derinliklerine gömülürler. Unutmamalıyız ki, toplumun geleceği için atılacak en büyük adım, bireyin kendi içinde dürüstlük, sabır ve merhamet tohumlarını yeniden filizlendirmesidir. Bu, her bireyin kendine ve topluma karşı en temel görevidir.
Değerli okurlarım..İnsan beden ve ruhtan yaratılmış mükemmel bir varlıktır.Bedenimiz fani ruhumuz bâkidir.Bizi biz yapan,kalıcı yanımız ruhumuz nasıl bir şeydir? O'nu tanımak ve O'na nasıl bakmak lazım?Bu sorular gerçekten çok önemli ve üzerinde düşünmemiz gereken hususlardır.
Ruh (Can veya Tin), din, felsefe ve metafizik alanlarında, insan ve bazen tüm canlı varlıkların fiziksel olmayan, tinsel veya zihinsel özü olarak tanımlanan merkezi bir kavramdır. Genellikle bireysellikle, bilinçle, yaşam kaynağıyla ve bedenin ölümünden sonra varlığını sürdüren kısımla eşanlamlı olarak ele alınır.
1. Ruhun Tanımı ve İşlevi
Farklı düşünce ekolleri ve inanç sistemleri ruhu farklı şekillerde tanımlasa da, ortak noktalar şunlardır:
Fiziksel Olmayan Öz: Ruh, bedenin işlevlerini yöneten, ancak fiziksel maddeden bağımsız olan bir cevher (öz) olarak kabul edilir.
Canlılık Kaynağı: Hayatın, enerjinin ve hareketin kaynağıdır. Bir bedene ruhun girmesi (üflenmesi) ile canlılık başlar ve ayrılmasıyla (ölüm) son bulur.
İdrak ve Bilinç Unsuru: Ruh; düşünme, anlama, hatırlama, sevme, karar verme, irade ve vicdan gibi tüm zihinsel ve duygusal faaliyetlerin merkezidir.
Ruh, bedenin içinde olmakla birlikte, bedenin organlarına benzemez; eliyle tutmaz, gözüyle görmez, ama görme ve tutma eylemlerini gerçekleştiren kudretin kaynağıdır.
2. Ruhun Mahiyeti (Özü/Niteliği)
Ruhun mahiyeti, yani kendi özünde ne olduğu sorusu, tarih boyunca çözülememiş en büyük metafizik sır olarak kalmıştır. İslami ve felsefi geleneklerde ruhun mahiyeti hakkında şu temel nitelikler üzerinde durulur:
Gaybî ve İlahi Emir Boyutu
İslam düşüncesinde ruhun mahiyetini anlamadaki en temel referans, Kur'an-ı Kerim'de yer alan İsra Suresi’nin 85. ayetidir:
"Sana ruh hakkında soru soruyorlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ise ancak az bir bilgi verilmiştir." (İsra, 17:85)
Bu ayet, ruhun mahiyetinin insanın sınırlı aklı ve duyularıyla tam olarak kavranamayacağını ve onun **"Emir Âlemi"**ne (Alem-i Emr) ait olduğunu belirtir.
Emir Âlemi: Maddi olmayan, "Ol!" emriyle anında yaratılan ve zaman ile mekândan münezzeh (aşkın) olan âlemdir.
Halk Âlemi: Maddi olan, yaratılışı zamana yayılan ve duyularla algılanabilen âlemdir.
Ruhun Emir Âlemi'nden olması, onun maddesel yasalara tabi olmadığını, bölünmediğini, parçalanmadığını ve mekânda konumlanmadığını ifade eder.
Maddi Olmayan Cevher (Cevher-i Mücerred)
Felsefi ve kelami görüşlerin çoğunluğuna göre ruh, bedene benzemeyen, soyut (mücerred) ve nurani (ışıkla ilgili) bir cevherdir.
3. Ruh ve Beden İlişkisi
Ruhun mahiyetinin anlaşılmasındaki en büyük zorluk, maddi olmayan bir varlık olan ruhun, maddi bir varlık olan bedenle nasıl etkileşim kurduğudur. Bu ilişki, duygu-davranış çiftiyle kendini gösterir:
Ruhun Etkisi: Ruhtaki üzüntü, gözden yaş akmasına neden olur. Üzülen ruh olsa da, tepki maddi organda (gözde) görülür.
Bedenin Muhtaçlığı: Ruh, bedende bulunduğu sürece (dünya hayatı), faaliyetlerini gerçekleştirmek için bedenin uzuvlarına (göz, kulak, beyin) muhtaçtır.
Ölüm: Ölüm, ruhun beden zindanından kurtulup hürriyetine kavuşması ve maddi sınırlamalardan sıyrılması olarak kabul edilir.
Sonuç
Özetle, Ruh, canlılığın, bilincin ve bireyselliğin kaynağı olan, fiziksel olmayan bir özdür. Mahiyeti ise, din ve felsefenin kesişim noktasında, "İlahi Emir"den (Alem-i Emr) gelen, soyut (mücerred), nurani ve bölünmez bir varlık olarak tanımlanır. Kesin ve nihai bir bilimsel veya felsefi çözüme kavuşturulması, Kur'an'da da belirtildiği gibi, insan bilgisine sınırlı bir şekilde açık bırakılmış bir sır olarak kabul edilmektedir.
Ruhunuza iyi bakın...
Günümüz dünyasında gençlik, hem büyük fırsatların hem de önemli sorunların kesişim noktasında yer almaktadır. Teknolojik gelişmeler, küreselleşme, sosyal medya kültürü ve hızla değişen ekonomik koşullar gençlerin yaşamını doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle, gençliğin karşılaştığı sorunları yalnızca bireysel değil, toplumsal bir mesele olarak ele almak önem taşır.
1. Eğitim ve Gelecek Kaygısı
Gençlerin en temel sorunlarından biri, eğitim sistemi ile geleceğe dair beklentileri arasındaki uyumsuzluktur. Sınav odaklı bir eğitim anlayışı, öğrencilerin yaratıcılıklarını ve ilgi alanlarını geliştirmelerini zorlaştırmaktadır. Mezun olduktan sonra iş bulamama endişesi ise gençlerde yoğun bir gelecek kaygısına yol açmaktadır. Bu durum, hem akademik başarıyı olumsuz etkilemekte hem de psikolojik baskıyı artırmaktadır.
2. İşsizlik ve Ekonomik Zorluklar
Pek çok genç, eğitimini tamamladıktan sonra iş bulmakta güçlük çekmektedir. İşsizlik oranlarının yüksek olması, gençlerin ekonomik bağımsızlık elde etmelerini geciktirmekte ve özgüven kaybına neden olmaktadır. Ayrıca düşük ücretli veya güvencesiz çalışma koşulları gençlerin yaşam kalitesini azaltmaktadır. Ekonomik sıkıntılar, gençlerin sosyal hayata katılımını da sınırlayan önemli bir etkendir.
3. Psikolojik Baskı ve Ruh Sağlığı Sorunları
Modern yaşamın hızı ve toplumsal beklentiler, gençlerin üzerindeki psikolojik yükü artırmaktadır. Sosyal medya üzerinden sürekli karşılaştırma yapılması, “mükemmel olma” baskısını beslemekte ve özgüven sorunlarına neden olmaktadır. Depresyon, kaygı bozukluğu ve yalnızlık, gençler arasında giderek yaygınlaşan ruh sağlığı sorunları arasındadır. Bu alanda destek mekanizmalarının yetersiz olması ise durumu daha da zorlaştırmaktadır.
4. Kimlik Arayışı ve Sosyal Çevre Baskısı
Gençlik dönemi, bireyin kendi kimliğini oluşturduğu kritik bir süreçtir. Bu süreçte aile, arkadaş çevresi ve toplumdan gelen baskılar gençlerin kendi değerlerini bulmalarını zorlaştırabilmektedir. Aidiyet sorunu yaşayan gençler, kimi zaman yanlış arkadaşlık ilişkileri, bağımlılık riskleri veya toplumsal dışlanma gibi problemlerle karşı karşıya kalmaktadır.
5. Dijital Bağımlılık ve Sosyal İzolasyon
Teknolojinin hayatın merkezine yerleşmesi, gençlere pek çok avantaj sunarken bazı riskleri de beraberinde getirmiştir. Özellikle sosyal medya ve oyun bağımlılığı, gençlerin gerçek sosyal ilişkilerini zayıflatmakta ve zaman yönetimlerini olumsuz etkilemektedir. Dijital ortamda geçirilen uzun süreler, fiziksel ve zihinsel sağlık üzerinde olumsuz sonuçlar yaratabilmektedir.
Gençliğin yaşadığı sorunlar, toplumun geleceğini doğrudan etkileyen ciddi meselelerdir. Bu nedenle hem ailelerin hem eğitim kurumlarının hem de devletin gençleri destekleyen politikalar geliştirmesi büyük önem taşır. Gençlerin kendilerini değerli hissettiği, fikirlerini özgürce ifade edebildiği ve yeteneklerini geliştirebildiği bir ortam sağlandığında, bugün karşılaşılan sorunlar daha kolay aşılabilir. Unutulmamalıdır ki gençliğe yapılan her yatırım, toplumun yarınlarına atılmış en değerli adımdır.
Değerli okurlarım;
Türk kültür ve düşünce hayatının müstesna isimlerinden biri olan Fethi Gemuhluoğlu, fikirleri, insan anlayışı ve yetiştirdiği nesillerle 20. yüzyıl Türkiye’sinde derin izler bırakmış bir gönül insanıdır. O, “insan yetiştirme”yi hayatının gayesi edinmiş; sözünün tesiri, davranışının zarafeti ve irfanının derinliğiyle bir “örnek şahsiyet” olarak hafızalara kazınmıştır.
1. Hayatı ve Kişiliği
1922’de Malatya’da dünyaya gelen Fethi Gemuhluoğlu, genç yaşlarından itibaren edebiyat, kültür, sanat ve düşünce çevrelerinde aktif bir rol üstlenmiştir. Resmî bir makamda bulunmadan, herhangi bir kurumun başında yer almadan, yalnızca dostluğa dayalı bir hizmet anlayışıyla etrafındaki insanlara yön vermiş, onları hem ahlaki hem fikrî bakımdan olgunlaştırmaya çalışmıştır. Onun en çarpıcı yönlerinden biri, bildiklerini aktarmadan önce insanı anlamaya ve insanı sevmeye verdiği önemdir.
2. Dostluk Anlayışı
Gemuhluoğlu’nun en çok bilinen eseri, bir konuşmasından derlenen Dostluk Üzerine başlıklı metindir. Bu metin, aslında onun dünya görüşünün özünü yansıtır. Ona göre dostluk, çıkar ilişkilerinden, hesaplardan ve menfaatten uzak; fedakârlık, sadakat ve vefa temelli bir bağdır.
“Dostluk, bütün kapıları açar; gönül kapılarından başlayan bir yürüyüşe dönüşür.” düşüncesi, onun insan merkezli yaklaşımının temelini oluşturur.
3. Fikir Dünyasına Katkıları
Fethi Gemuhluoğlu, modernleşme sürecindeki Türkiye’nin kültürel krizleriyle yakından ilgilenmiş, gençlerin kimlik bunalımları yaşadığı bir dönemde irfanı önceleyen bir medeniyet bilinci sunmuştur.
• Edebiyat çevrelerini desteklemiş, birçok şair ve düşünürün önünü açmıştır.
• Toplumun kültürel ve manevi değerlerinin korunması gerektiğini vurgulamış, fakat bunu yaparken kutuplaştırıcı değil, birleştirici bir dil kullanmıştır.
• İnsan yetiştirmeyi en büyük hizmet olarak görmüş, “bir kişiyi kazanmak”ı medeniyet inşasının ilk adımı kabul etmiştir.
4. Bir Gönül Erbabı Olarak Mirası
Gemuhluoğlu’nun bıraktığı en önemli miras, belki de yazdıkları değil, dokunduğu hayatlardır. Onu tanıyan birçok kişi, Gemuhluoğlu’nun kendileri üzerinde dönüştürücü bir etkisi olduğunu ifade eder. Hem devlet adamları hem bürokratlar hem de genç öğrenciler için o, güvenilen bir rehber, bir “gönül mimarı” idi.
Bugün geriye dönüp bakıldığında Fethi Gemuhluoğlu’nun, modern dünyanın hızla tükettiği dostluk, vefa, duruş ve erdem gibi kavramları yeniden hatırlatan bir “örnek şahsiyet” olduğu daha iyi anlaşılmaktadır. Onun yaşamı, makam ve mevki sahibi olmadan da millete hizmet edilebileceğinin, insanı merkeze alan bir yaklaşımın toplumda derin etkiler yaratabileceğinin açık bir kanıtıdır.
Fethi Gemuhluoğlu, ardında büyük eserler bırakan bir yazar değil; fakat gönülleri fethetmiş bir irfan sahibidir. Onu örnek şahsiyet yapan şey, fikirlerinin inceliği kadar, sözünün ve davranışının tutarlılığıdır. Bugünün dünyasında dostluk, vefa, nezaket ve irfan gibi değerlerin yeniden hatırlanmasına en çok ihtiyaç duyulduğu zamanda, Gemuhluoğlu’nun düşünceleri ve hayatı, yeni kuşaklar için güçlü bir ilham kaynağı olmaya devam etmektedir.
ramazanguclu1@gmailcom
Değerli okurlarım;
Öncelikle yaşanan askeri uçak kazasında şehit olan mehmetçiklerimize rahmet,ailelerine sabır ve milletimize başsağlığı diliyorum.
Tarihte vatanı ve mukaddesatı için en çok şehit veren millet Türk milletidir.Cümlesin ruhu şâdolsun.
Vatan sevgisi imandandır.Vatan sevgisi, insanın doğup büyüdüğü topraklara, üzerinde yaşadığı millete ve sahip olduğu değerlere duyduğu en yüce duygulardan biridir. Bu sevgi, sözle değil, gerektiğinde canla ortaya konan bir sadakattir. Tarih boyunca milletimizin varlığı, bu derin vatan sevgisi sayesinde korunmuştur.
Bir ülkenin en büyük gücü, askerî kuvveti değil, vatandaşlarının yüreğinde taşıdığı vatan sevgisidir. Çünkü bu sevgi, her türlü zorluğu aşmayı, her fedakârlığa katlanmayı mümkün kılar. İşte bu nedenle, vatanı için canını feda eden şehitler, bir milletin en kutsal değerleri arasında yer alır. Şehitlik, inancın, cesaretin ve fedakârlığın en yüksek mertebesidir.
Şehitlerimiz, bu toprakları bize vatan kılmış; kanlarıyla bağımsızlığımızın temellerini atmıştır. Onların sayesinde bugün özgürce nefes alıyor, bayrağımızı gururla dalgalandırıyoruz. Her bir şehidin ardından, milletin yüreğinde derin bir acı olsa da, aynı zamanda büyük bir onur ve minnet duygusu da filizlenir.
Vatan sevgisi ve şehitlik, bir milletin varoluşunun iki ayrılmaz parçasıdır. Bu bilinç, bizlere düşen en önemli görevin, şehitlerimizin emaneti olan bu cennet vatanı korumak ve daha güzel yarınlara taşımak olduğunu hatırlatır.
Devletin en temel varlık sebebi, vatandaşının huzur, güven ve refah içinde yaşamasını sağlamaktır. Tarih boyunca birçok devlet yıkılmış, birçoğu ise asırlarca ayakta kalabilmiştir. Bu farkı yaratan temel unsur, o devletlerin insanı merkeze alıp almadığıdır. Çünkü insanı yaşatmayan bir devletin uzun süre varlığını sürdürmesi mümkün değildir. Türk devlet geleneğinde yüzyıllardır dile getirilen “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” sözü, bu gerçeğin en özlü ifadesidir.
Devletin temeli insandır:
Her devletin varlığı, onu oluşturan bireylerin varlığına ve refahına bağlıdır. Halkı mutlu olmayan, hakları korunmayan, adalet bulamayan bir toplumda devletin güçlü olmasından söz edilemez. Bu nedenle, iyi bir yönetimin ilk görevi vatandaşlarının temel ihtiyaçlarını karşılamak, onların güvenliğini sağlamak ve yaşam kalitesini yükseltmektir. İnsanı merkeze alan bir anlayış, devleti hem içeride hem dışarıda güçlü kılar.
Türk-İslam düşünce dünyasında da devlet anlayışı her zaman insan odaklı olmuştur. Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig adlı eserinde, “Bey, halkı için vardır.” anlayışı hâkimdir. Osmanlı Devleti’nin kurucularından Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye öğüdü olan “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” sözü ise, Türk devlet felsefesinin temelini oluşturur. Bu söz, devletin varlığının, yöneticilerin halkına adaletle, merhametle ve sorumluluk duygusuyla yaklaşmasına bağlı olduğunu anlatır.
Bir devleti yaşatan en önemli iki unsur adalet ve refahtır. Adaletin olmadığı yerde zulüm, refahın olmadığı yerde ise huzursuzluk baş gösterir. Bu nedenle devlet, vatandaşları arasında ayrım gözetmeden adaleti sağlamakla yükümlüdür. Aynı şekilde, sosyal adaletin güçlenmesi, eğitimde, sağlıkta ve ekonomide fırsat eşitliğinin sağlanması da insanı yaşatmanın en önemli unsurudur. Toplumun her kesiminin sesi duyuldukça, vatandaş devlete olan güvenini korur.
Günümüz dünyasında devletlerin gücü yalnızca ekonomik ya da askerî göstergelerle ölçülmemektedir. Demokrasi, insan hakları, eğitim düzeyi ve sosyal adalet gibi unsurlar da devletlerin gelişmişlik düzeyini belirler. Yani çağdaş bir devlet, bireyin özgürlüğüne, düşüncesine ve onuruna saygı duyduğu ölçüde güçlüdür. Bu bağlamda, insanın yaşatılması yalnızca fiziksel anlamda değil; ruhsal, kültürel ve toplumsal anlamda da desteklenmesini gerektirir.
Bir devletin kalıcılığı, vatandaşına verdiği değerin bir yansımasıdır. Halkı mutlu, hakları korunan, adaletin tesis edildiği bir ülkede devlet daima güçlü olur. Bu nedenle, yöneticilerin ve tüm kurumların rehberi şu ilke olmalıdır:
“İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.”
Ancak bu anlayışla, Türkiye Cumhuriyeti gibi köklü bir devlet, geçmişinden aldığı güçle geleceğe güvenle yürüyebilir.
Son Köşe Yazıları
Dijitalleşme hayatımızı kolaylaştırsa da, "yediden yetmişe" hepimizin ekranların büyüsüne kapıldığı bir gerçek. Bebekler...
(14 Ocak 2026 22:27:27)
ŞAKİR ZÜMREİHANETİ TÜRKLER KADAR GÖRMÜŞ BİR MİLLET DAHA YOKTUR...Bazen düşünüyoruz biz sürekli nerde hangi noktada ...
(13 Ocak 2026 16:12:06)
Bu ülkede emekli olmak artık dinlenmek değil, dayanmak demek.Yıllarca çalışmış, alın teri dökmüş insanlar bugün markette...
(13 Ocak 2026 13:17:27)
Dün yanımdaydı yarım bugün kayboldu Ben mi kör oldum sevgili yok olduKalbim karşılıksız sevmekten yorulduGecem gün...
(13 Ocak 2026 11:33:26)
Yağmur seli bekleyenBir taşta ben olsaydımÇölde seni özleyen Bir kuşta ben olsaydım Dokunduğun küçük birNakı...
(12 Ocak 2026 10:38:02)