logo
Yükleniyor...
logo
add image
Tandoğu Yazıcı

Tandoğu Yazıcı

Çanakkale il Müdürü
Köşe Yazarı
tandoguyazici1725@gmail.com
Kayıt: 18 Nisan 2026
Toplam Ziyaretçi: 841

Son Köşe Yazıları

Aleaddin Keykubad
Yayın: 02 Haziran 2026 17:25:26 Düzenlenmedi

Vefâtının 789'uncu yıldönümünde, 10'uncu Anadolu Selçuklu hükümdârımız Sultan 1. Alaeddin Keykubad'ı (رحمة الله عليه) sevgi, hürmet ve rahmetle yâd ediyoruz. (31 Mayıs 1237) Mekânı Cennet, rûhu şâd olsun İnşâallâh...


SULTAN 1. ALÂEDDİN KEYKUBAD


Anadolu Selçukluları'nın 10'uncu hükümdarıdır. Çok zekî, çalışkan ve dindar birisiydi. Moğolların ve Haçlıların Anadolu'ya yaptıkları birçok akını püskürterek, Anadolu'daki Türk birliğinin korunmasına büyük yardımı oldu. Geniş kültürü, üstün siyâsî gücü ve samîmî îmânıyla bütünleştirdiği kişiliği sâyesinde, Anadolu Selçukluları'nın kendisinden çok sözü edilen bir sultânı oldu. İlim adamlarına saygısı ve onları koruma duygusu her zaman ön plânda oldu. Kayseri'de yaptırdığı Keykubâdiye Sarayı'nda, fırsat buldukça âlimleri toplar, onlarla uzun sohbetler ederdi. "Bir millete sultân olmak, onların sorumluluğunu, dünyâ ve âhıret sorumluluğunu onlarla paylaşmak demektir." diye düşünürdü.


Dönemin büyük âlimlerini ve din adamlarını Kayseri'ye getirterek, burasını büyük bir kültür merkezi hâline dönüştüren Alâeddin Keykubad, Türkçe'den başka, Arapça, Farsça ve Rumca'yı da biliyor ve bu dillerle konuşup yazabiliyordu.


Daha sağlığında iken kendisine "Dünyâ Sultânı" deniliyordu. Ona bu sıfatı, siyâsette, kültürde, ekonomide ve hukukta çok ileri noktada bulunmasından dolayı vermişlerdir.


VEFÂTI VE SONRASI


Moğol hükümdarlarının İslâm ülkelerine yapacakları akınları ilk sezen kişi oluşu ve bu konuda İslâm ülkeleri arasında ilk defâ Kayseri'de "Uluslararası Güçbirliği Konferansı"nı düzenlemesi, onun siyâsetteki ufkunu göstermesi bakımından önemlidir. Yine Alâeddin Keykubad, dünyâ târihinde ilk defâ denizlerde ve kendi topraklarında zarar gören tüccarın malını devlet tarafından ödedi. 31 Mayıs 1237 tarihinde, yâni Ramazan Bayramı’nın üçüncü günü Kayseri’de huzûrunda bulunan yabancı elçiler için büyük bir ziyâfet verdi. Sultan, düşüncelere dalmış gözlerle etrâfını seyrediyordu. Çâşnîgîr Nasireddîn Ali, içinde yeni kızartılmış tavuk bulunan bir tabak ile ansızın meclise geldi. Yere diz çöküp tavuğu bıçakla parçaladıktan sonra tabağı sultânın önüne koydu. Bu tavuktan birkaç lokma alan sultânın üzerine birden ağır bir sıkıntı bastı. Sultan zehirlenmişti. Meclisin ve ziyâfetin coşkulu havası birden mâteme dönüştü. Mecliste bulunanlar 

şaşkınlık içinde dağıldılar. Saray görevlileri, sultânı atına bindirip hemen Keykubâdiye Sarayı'na götürdüler. Burada kusmak sûretiyle birkaç kere içini boşattıysa da sultânın acısı ve sıkıntısı azalmadı; aksine gittikçe arttı. Artık acı gerçeği anlamış ve hayatından umudunu kesmiş olan Sultan Alâeddîn Keykubâd, komutan Celâleddîn Karatay’a;


-“Benim işim bitti. İyileşmekten ümîdimi kestim. Kemâleddîn Kamyar’ı çağır da ona vasiyetimi bildireyim” dedi. Karatay, Beylerbeyi Kemâleddîn Kamyar’ı çağırmak üzere birkaç has gulâm gönderdi. Fakat Kamyar’a haberin ulaşması ve kendisinin saraya gelmesi epey zaman almıştı. Daha doğrusu Kamyar geç kalmıştı. Bu arada zehir, sultânın bütün vücûdunu sarmıştı. Daha doğrusu zehrin etkisiyle vücûdu kasılmış ve dili tutulmuş olan sultan, konuşma yeteneğini de tamâmen yitirmiş bulunuyordu. Buna rağmen sultan, son bir gayretle, yâni işâret yoluyla Kamyar’a bir şeyler anlatmak istediyse de söyledikleri anlaşılamadı. Artık yapılacak bir şey kalmadığını gören Kemâleddîn Kamyar, endişeli bir vaziyette sarayı terk edip evine döndü. Sultan ise, birkaç saat ölümle pençeleştikten sonra gece yarısı hayâta gözlerini yumdu. Öldüğü sırada sultânın yanında, sâdece büyük komutanlardan Celâleddîn Karatay bulunuyordu. Diğer devlet adamları ve komutanlar ise, cinâyetle suçlanmak korkusuyla âdetâ ortadan kayboluvermişlerdi.  


Böyle durumlarda sultânın ölüm haberi, yeni sultânın tahta çıkmasına kadar bir süre sıkı bir şekilde gizli tutulurdu. Fakat bu defâ böyle olmadı. Aksine bu hususta sürpriz bir gelişme meydâna geldi: Başta Beylerbeyi Kemâleddîn Kamyar olmak üzere Hüsâmeddîn Kaymeri ve Kayır Han gibi büyük komutanların sultânın ölümünden henüz haberleri yoktu. Fakat nereden ve nasıl haber aldıkları bilinmemekle birlikte sabahın erken saatlerinde Şemseddîn Altunapa, Tâceddîn Pervâne, Üstâdüdâr Lala Cemâleddîn Ferruh, Sâdeddîn Köpek ve Gürcüoğlu Zahîreddîn gibi iktidar yetkisine sâhip büyük devlet adamları ve komutanlar Keykubâdiye Sarayı'nda birden toplanıvermişlerdi. Bu durum, âdetâ teşebbüslerinin sonucunu almak için bu devlet adamları ve komutanlar tarafından önceden tasarlanmış bir plan gibiydi. Üstelik bu devlet adamları ve komutanlarının hiçbirinin yüzünde ve hâlinde de, yapmacıktan bile olsa üzüntüden ve şaş- kınlıktan hiçbir eser yoktu. Hepsi, bu menfur cinâyeti, âdetâ normal ve beklenen bir ölüm gibi karşılamıştı.  

Devlet adamları ve komutanların bu toplantısında bir sürpriz de, tahta çıkarılacak melikin kim olacağı husûsunda yaşandı: Devlet adamları ve komutanlar, sultânın zehirlenmesi husûsu ve daha önce yeminle teyit ettikleri İzzeddîn Kılıç Arslan’ın veliahtlığı üzerinde hiç durmadılar. Bunlar, daha önce kendi aralarında âdetâ kararlaştırılmış gibi hep birlikte merhum sultânın Erzincan Melîk'i olarak tayin ettiği Gıyâseddîn Keyhüsrev’i tahta dâvet ettiler. Hâlbuki merhum sultânın veliaht tayin ettiği, bu hususta devlet adamları ve komutanlardan da birer birer bağlılık yemîni aldığı Melik İzzeddîn Kılıç Arslan’ın tahta dâvet edilmesi gerekiyordu. Zîrâ merhum sultan, siyâsî vasiyetnâme niteliğinde olan bu karârı ve uygulamasıyla, oğlu Kılıç Arslan’ın geleceği için sağlam bir hukûkî temel hazırlamıştı. Yemîni edenlere de vicdânî ve ahlâkî ağır bir sorumluluk ve görev yüklemişti. Fakat bu vicdânî ve ahlâkî görevin ve sorumluluğun yerine getirilmesi, yemîni edenlerin karakterine bağlıydı. Sultan Alâeddîn Keykubâd’ın cesedi, Kayseri’deki Keykubâdiye Sarayı'ndan alınarak, devlet ileri gelenleri ve ordu mensuplarının refâkâtinde, devletin merkezi (dârü’l-mülk=başkent) Konya’ya getirildi. Burada, bütün devlet adamlarının, ordu mensuplarının ve halkın katıldığı büyük ve görkemli bir devlet töreniyle, 4'üncü Anadolu Selçuklu Sultânı 1. Mesud (1116-1157) tarafından vaktiyle Alâeddîn tepesinde yaptırılmış olan ve “Kümbed-hâne” adıyla anılan anıt mezarda defnedildi. Sultan öldüğü sırada, hayâtının en olgun ve verimli çağında, yâni 45 yaşlarında bulunuyordu.


ALÂEDDİN KEYKUBAD’IN YAPTIRDIĞI ESERLER


Saltanatı boyunca inşâ ettirdiği ve çoğu günümüze kadar erişen eserler, idârî ve askerî bakımdan hem şahsına hem de devletine kazandırdığı prestij nedeniyle en ünlü Selçuklu Sultânı olarak biliniyor. Konya’daki Alâeddin Câmii, Niğde’deki Niğde Kalesi, Antalya’daki Yivli Minâre Câmii ve Beyşehir Kubâd-Âbad Sarayları yaptırdığı en önemli eserlerdir.

Alıntı

Halil Helvacı
Yayın: 26 Mayıs 2026 19:03:28 Düzenlenmedi

Halil Helvacı


1918-Çanakkale Gazisi Halil HELVACI

Halil Helvacı

1892 yılında Ezine’nin Geyikli Bucağı’nda doğan Halil HELVACI’nın askerliği Çanakkale Cephesi’nde başlamıştır ve Arabistan Cephesi’yle devam etmiştir. Üç sene Çanakkale Cephesi’nde bulunan 89 yaşındaki Halil HELVACI, anılarını şöyle anlatmıştır:

Çanakkale’de 27’nci Alay’daydım. Atatürk bizim paşamızdı. Üç sene Seddülbahir ve Arıburnu’nda çarpıştım. Bir keresinde üç gün hep süngü harbi yaptık düşmanla. Alaydan biz üç günün sonunda yedi kişi kalmışız. Sonra biz onar er verdiler bizi de çavuş yaptılar. Bir gün mevzilerden ateş ediyoruz, Arıburnu’nda düşmana doğru… Çekiyorum tetiği çekiyorum, çekiyorum, tüfek patlamıyor. Ateş etmiyor…

“Tüfek bozuldu herhalde”, dedim. Bir arkadaş vardı yanımda. Ona dedim:

– Bak hele, benim tüfek bozulmuş, ateşlemiyor.

Arkadaş bir baktı, benden yana.

– “Ne bozulmuşu, senin parmak gitmiş”, dedi.

Ben o zaman acısını duydum işte. Cız etti içim. Bir kurşun gelmiş tetiği çektiğim parmağı alıp götürmüş orta yerinden. Arabistan’a da gittim Kanal’a kadar. İngilizlerle savaştım. İki sene de Kanal Bölgesi’nde kaldım. Ana’da bulundum bir paşanın yanında tam dört sene, dokuz yılda geldim köyüme.[1]

Kaynak

[1]Cahit Önder, 7 Cephenin Gazileri Anlatıyor, Nesa Ofset Matbaacılık, İzmir, 2005, s.124

1918-Çanakkale Gazisi Halil HELVACI
Yayın: 26 Mayıs 2026 18:50:15 Düzenleme: 26 Mayıs 2026 19:04:38


 

Halil Helvacı 

1892 yılında Ezine’nin Geyikli Bucağı’nda doğan Halil HELVACI’nın askerliği Çanakkale Cephesi’nde başlamıştır ve Arabistan Cephesi’yle devam etmiştir. Üç sene Çanakkale Cephesi’nde bulunan 89 yaşındaki Halil HELVACI, anılarını şöyle anlatmıştır:

Çanakkale’de 27’nci Alay’daydım. Atatürk bizim paşamızdı. Üç sene Seddülbahir ve Arıburnu’nda çarpıştım. Bir keresinde üç gün hep süngü harbi yaptık düşmanla. Alaydan biz üç günün sonunda yedi kişi kalmışız. Sonra biz onar er verdiler bizi de çavuş yaptılar. Bir gün mevzilerden ateş ediyoruz, Arıburnu’nda düşmana doğru… Çekiyorum tetiği çekiyorum, çekiyorum, tüfek patlamıyor. Ateş etmiyor…

“Tüfek bozuldu herhalde”, dedim. Bir arkadaş vardı yanımda. Ona dedim:

– Bak hele, benim tüfek bozulmuş, ateşlemiyor.

Arkadaş bir baktı, benden yana.

– “Ne bozulmuşu, senin parmak gitmiş”, dedi.

Ben o zaman acısını duydum işte. Cız etti içim. Bir kurşun gelmiş tetiği çektiğim parmağı alıp götürmüş orta yerinden. Arabistan’a da gittim Kanal’a kadar. İngilizlerle savaştım. İki sene de Kanal Bölgesi’nde kaldım. Ana’da bulundum bir paşanın yanında tam dört sene, dokuz yılda geldim köyüme.[1]

Kaynak

[1]Cahit Önder, 7 Cephenin Gazileri Anlatıyor, Nesa Ofset Matbaacılık, İzmir, 2005, s.124

Bu Tohumu Siz Ekebilir misiniz ?
Yayın: 17 Mayıs 2026 14:08:22 Düzenlenmedi

BU TOHUMU SİZ EKEBİLİR MİSİNİZ?


Bir zamanlar Çin'de bir adam o kadar aç ve bitkin düşmüştü ki, dayanamayıp bir armut çaldı..

Adamı yakalayıp cezalandırılmak üzere İmparator'un karşısına çıkardılar. Hırsız İmparator'u görünce ona şöyle dedi;

"Değerli efendim, çok açtım,

Dayanamadım çaldım ve yedim. Beni affetmeniz için yalvarıyorum. Eğer affedersiniz size paha biçilemez bir armağanım olacak.."

İmparator dudak büker;

"Senin gibi birinde paha biçilemez ne olabilir ki?"

Hırsız, avucunun içindeki armut çekirdeğini uzatır ve;

"Bu çekirdeği ekerseniz bir gün içinde altın meyveler veren bir ağacın yeşerdiğini göreceksiniz.."

İmparator kahkaha atarak;

"Ek o zaman, altın meyveleri görünce affederim seni.." dedi.

Yoksul adam;

"Haşmetlim bu tohumu ben ekemem çünkü ben bir hırsızım..

Bu tohumu ancak, ömründe hiç

Çalmamış, başkalarına hiç haksızlık yapmamış, yalan söylememiş biri ekebilir. Tohum o zaman gücünü gösterir, aksi takdirde onu ekeni zehirler, tarif edilemez acılarla öldürür. Sultanım, bu tohumu ancak siz ekebilirsiniz.."

İmparator irkildi, suratını astı, bir süre düşündü, sonra hırçın bir sesle;

"Ben İmparator’um bahçıvan değil, o tohumu başbakana ver eksin de altın meyveleri görelim." dedi..

Yoksul adam, tohumu başbakana uzatınca başbakan telâşe içeresinde İmparator'a dönüp itiraz etti.

"Ben ekim biçim işlerinde çok beceriksizim efendim, sihirli tohumu ziyan ederim. Bence bu tohumu hazinedar başı eksin.."

Hazinedar başı da hemen bir bahane buldu ve bu görevi başkasına devretti.

Bir bir orada bulunan herkes sudan sebeplerle tohum ekme görevinden kaçındılar..

Sonra İmparator, doğan sessizliğin içerisinde bir süre düşündü. Başı önünde başbakana, hazinedara ve bütün görevlilere dik dik baktı ve;

"Hadi bakalım bu hırsız bahçıvana tohumun nasıl altın meyve verdiğini hep birlikte gösterip sevindirelim." dedi.

Cebinden bir altın çıkarıp yoksul adamın tutması için attı.

Herkesin ceplerinden sessiz sedasız birer altın çıkarıp adama vermesini izledi..

Sonra da gülerek;

"Bas git buradan be adam, bugünlük bu ders hepimize yeter." dedi..

Ortalığın toz duman olduğu şu günlerde tohumu ekecek temiz kimse var mı dersiniz??

Okumayı, hele uzun yazıları okumayı pek sevmeyen bir toplumuz, okuyan değerlendiren toplum olmak üzere hoşça kalın.



Emmiii Emmiii..!
Yayın: 03 Mayıs 2026 17:03:11 Düzenleme: 03 Mayıs 2026 17:06:08


               Çocukluğum aklıma geliyor Erzurum’da Kale dibinde Mirza Mehmet Mahallesinde şehrin merkezinde otururduk. Bizim ev kalenin dibinde Güney Doğu yönünde idi ki Şu an Erzurum Büyükşehir Belediyesi Bizim evle birlikte yanılmıyorsam üç veya dört evi birleştirmiş zaten evler birbirine yanaşık düzende idiler Kütüphane ve Eskiden yaşayan insanların gündelik hayatını gösteren görsel sergiler le Erzurum evlerini tanıtan ay zaman da öcepeye bakan büyük odayıda Erzurum günleri etkinliği ve toplantı günleri kullanılacak  şekilde müze olarak da sergilemektedir. Evimizin bulunduğu bölgede eski bat pazarı ve buranın bir arka sokağı veya caddesi de meşhur taş mağazalarının yakınında idi, Bizim evin iç kale ile hemen hemen iç içe olduğundan Bat pazarı Biz evin alt kısmında kalır yukardan gelip geçen araba taksi nadiren ama At arabası genelde geçerdi yukardan at arabasını veya Faytonu geçeceği   takip ederek faytonu kullanan kişi bizi görmeden binerdik.

Bizim kuşak ve bizden önceki kuşaklar çok iyi bilirler, parke taşlı yollarda at arabalarının nallarının ritmik şakırtısını, faytonun incecik ses tıkırtısını çöıkartırdı... O ses, Erzurum’un ruhuydu sanki. Akşamları bu ses müzük gibi gelirdi. Bizim için fayton sadece ulaşım değil, kalpten bir tutkuydu. Takılırdık arkasına, sürüklenirdik mahalleden mahalleye, uzaklara giderdik. Dönüş mü? Elbette yürüyerek. Veya yine denk gelirse faytonun arkasına çaktırmadan gizlice binip dönerdik mahalleye, ama bir sevdaydı.

Faytonun arkasına sen binersin diğer arkadaşın yetişip bine mediğinde yandı keten helvası işte o zaman, Ama her sevdanın içinde bir çile olur, bizimkinde de kamçı vardı! Faytonun arkasına gizlice tutunmuştuk ki, gammaz arkadaşlar başlardı o meşhur senfoniye:

“Emiiiii, emiiii arkaya kamçiiiii!”

Eee emi durur mu hiç? Arkada çocukların varlığı atın yükünü artırdığı için arkadakilerin inmesi için, kamçıyı   bi döner, bi savurur... Kamçı suratında “şakk” diye patlar. Öyle bir iz bırakır ki, aynaya baktığında çocukluğun sana göz kırpar! Ağlar mısın? Yok, ertesi gün yine peşindesin faytonun. Hemi de atlar gibi dıgı dıgı dört nala kalkarak...!

Kamçıyı yersin kamçıdan sonra “Bir daha takılmayacağım” dersin… O da ne? Faytonu görünce tekrar binmek için arkaya atlarsın Pıtırak(Dikenli tel) takmışlar faytonun arkasına, paçaya dolanmış! Güya fayton sevdasını sökecek! Hadi ordan! O diken bile sevdaya engel olamaz. Tüm bacak kaşınsa da, içindeki fayton tıkırtısı hep gıdıklar seni.

Bir Düşünün : Bir yanda kamçı, bir yanda pıtırak... Ama ortada, sapasağlam bir aşk! Faytona gizlice binmek Atların Nal seslerinin müzük ritminde ruhunuza hitap etmesi sizi bu sevdadan vaz geçirmez.

Günümüzde At arabaları Faytonlar modern arabalara yerini bıraksa da   Bizim kalbimiz hâlâ eski o mutlu yokluk günlerindeki aşkı ve sevgiyi aramakta. Hoşça kalın.


Kut’ül Amare Zaferi ni Unutmadık Unutturmayacağız
Yayın: 29 Nisan 2026 18:32:34 Düzenlenmedi

Kut’ül Amare Zaferi Unutmadık Unutturmayacağız

Bundan tam 110 yıl önce 29 Nisan 1916'da Osmanlı ordusu, Birinci Dünya Savaşı'nda Irak cephesinde İngilizlere karşı tarihi bir zafer kazandı. Büyük komutan Halil Paşa'nın talebiyle "Kut Bayramı" olarak kutlanan bu günde Türkiye, 110.cu yılı önce vatan uğruna şehit olan kahramanları anıyoruz.

Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı sırasında çok sayıda cephede çarpıştı.

İngilizlerin hedefinde ise petrol bölgeleri olan Basra ve Bağdat vardı.

İngiliz ordusu, Bağdat'ı ele geçirmek için yola çıktı.

Osmanlı birlikleri; Çanakkale, Sarıkamış ve Filistin cephelerine kaydırıldığı için Irak'ta az sayıda asker vardı.

İngiliz ordusu, Bağdat'a giden yoldaki en önemli noktaya, Kut'ül Amare’ye kadar ilerledi.

İngiliz ordusu geri çekilmeye başladı

İngiliz ordusu, Bağdat’a 30 kilometre uzaklıktaki Selman-ı Pak bölgesinde taarruza başladı. Başında Üstün Hizmet ve BAHT Nişanları sahibi General Townshend vardı. Ancak İngilizler Türk ordusunu geçemedi, çok sayıda kayıp verdi.

Abluka altına alınan İngilizlerin umudu tükendi

Türk ordusunun başında ise Harbiye Nazırı Enver Paşa'nın amcası Halil Paşa vardı. Kut şehrini kuşatma altına aldı, İngiliz birlikleri artık ablukadaydı. Açlık ve hastalık İngiliz ordusunu esir aldı.

General Townshend’in umudu tükendi. 29 Nisan 1916'da 13'ü general, 481'i subay, 13 bin 300’den fazla İngiliz askeriyle teslim oldu.

İngiliz General Charles Townshend'ın İstanbul'daki esaret görüntüleri İngiliz kamuoyunu sarstı.

"İngilizlerin tarihinde çok ciddi depresyondur"

İngiliz yönetiminin sıkışan kuvvetlerine yardım ulaştırmak için girişimlerde bulunduğu söyleyen Polat, şu ifadeleri kullandı:

"Nehir yoluyla, en nihayetinde havadan. havadan yardım, iaşe atılması gibi yöntemler izlense de özetle Türk topçunun atışıyla karşılık görüyor. Bu derece yüksek komutanın, İngilizlerin savaş tarihinde modern savaş tarihinde sık rastladığımız bir durum değil. Bu anlamda İngilizlerin çok yakın tarihi hafızasında çok ciddi depresyondur."

İngiliz ordusu, en ağır mağlubiyetlerinden biri aldı. Türk ordusu bir kez daha tarihe adını yazdırdı.

10 binden fazla şehidin verildiği Kut'ül Amare Zaferi, Çanakkale'nin ardından Birinci Dünya Savaşı'nın "en büyük zaferi" olarak kayda geçti.

Bu zafer, Halil Paşa'nın talebiyle her yıl "Kut Bayramı" olarak kutlanıyordu

 Kut’ül Amare Zaferinin askeri tarih açısından bir başka önemi de bilinen ilk havadan ikmal denemesini İngiliz ordusunun Kut’taki birliklerini ikmal için 26 gün boyunca Dicle’deki Ora Üssü’nden 3 adet Short 184 tipi 225 beygirlik deniz uçakları ile bu kuşatma sırasında gerçekleştirmiş olmalarıdır. Halil Paşa Kut’ül Amare zaferine istinaden Kut soyadını almıştır.

Kût'ül-Amâre zaferi, sadece Türk ordusu içerisinde bayram olarak kutlanıyordu. Ancak 1952 yılında, Türkiye'nin NATO'ya üye olmasının ardından bayramın kutlamasına son verildi. Neden acaba demeden geçemiyoruz.

 

 

Sayın Vali Recep Yazıcıoğlu
Yayın: 26 Nisan 2026 16:32:00 Düzenlenmedi

RECEP YAZICIOĞLU

Bugün sizleri 45 yaş ve üzeri bir çok insanın yaptığı devlet adamlığı hizmetleri ile tanıdığı Rahmetle anıyoruz Sayın Recep Yazıcıoğlu nu konu aldım. Sayın Vali Recep Yazıcıoğlu nu tanıyan birçok insan onun hakkında inanın aynı güzel hizmetlerini ve Devlet adamlığını anlatır. Ben bugün sizlere tokat valisi iken görev yaptığı sürede yaşanan bir olayı aslında bizim jenerasyonun bildiği konuyu aksetmeye çalışacağım.

Tokat valisi iken adından çok söz ettiren ve tebdili kıyafetle köylülerin traktörlerine binip Niksar dört yol mevkiinde köylü traktörcülerden haraç isteyen polisleri görevden alan ve içki satan yol kenarındaki büfelerde içki satımını ve kahvelerde kumardan sayılan oyunları yasaklayan bir vali iken; Aydın Valiliği'ne atanan ve henüz üç dört günlük vali iken Nazilli SSK Hastanesi ile ilgili bir şikayetler kulağına gelir...

Hiç vakit kaybetmeden hastaneye gider.

Tebdil-i kıyafet ile gelir. Acil bölümünden sıraya girer. Oradaki görevli bir hemşireye der ki "Başhekimin odası nerede?"

Hemşire şöyle bir bakar Yazıcıoğlu'na.

Tanıyamaz tabi. Küçümseyici bir ses tonuyla

"Üst kata çık, koridorun sonundan sağa dön, sondaki oda" der.

Yazıcıoğlu üst kata çıkar. Başhekimin odasını bulur. Kapısı açıktır ama başhekim odasında yoktur. İçeri girer. Tam o sırada başhekim gelir.

"Buyrun ne istiyorsunuz ?" diye sorar.

Yazıcıoğlu, rahatsız olduğunu, tedavi olmak istediğini ama parası olmadığını söyler.

Başhekim kendisine "Burası hayır kurumu değil, paran yoksa tedavi olamazsın" der.

Yazıcıoğlu, "Devletin görevi vatandaşına bakmak değil mi doktor bey ?" der.

Başhekim sinirlenir ve Yazıcıoğlu'nu odasından kovar.

Sessizce aşağı iner, hastanenin iki sokak arkasında bekleyen makam aracına biner, arabada onu bekleyen yardımcısına "Gerekli yazışmalar hemen bugün yapılsın yarın görevden alınma yazısını kendisine bizzat ben vereceğim" der...

Ertesi gün bu sefer resmi giyimli, kıravatlı, takım elbiseli olarak gider hastaneye...

Elinde rulo halinde bir kağıt...

Bu sefer makam aracı hastane girişine kadar gelir...

Herkes şaşkındır...

Dün gördükleri yamalı pantolonlu, kasketli, yırtık gömlekli adam meğerse yeni atanan

Aydın valisiymiş...

Vay be ! der görevliler...

Hiç vakit kaybetmeden başhekimin odasına çıkar...

İçeri girer...

Başhekim dona kalır...

Siz? Ama siz? der...

Bugün itibariyle başhekimlik ünvanından azledilmiş bulunmaktasınız der, elindeki görev azli belgesini uzatır ve ayrılır hastaneden...

Recep yazıcıoğlu gibi valiler devlet adamları ülkemize, memleketimize beş gömlek fazla geldi sn. valim... Günümüzde Spor Bakanının amigoluğa soyunduğu ortamda sizler gibi Devlet adamlarını gözlerimiz kalbimiz arar oldu. Ne oldu bize bilen varmı?

Mekanın cennet olsun...Recep Yazıcıoğlu

Efsane devlet adamı değerli valimiz Recep YAZICIOĞLU'nu rahmet ve minnetle anıyoruz..



Hacı Baba
Yayın: 23 Nisan 2026 17:01:08 Düzenlenmedi

Bugün Bayram. 23 Nisan ulusal Egemenlik Bayramı Kutlu olsun

Bugün sizlere köşemizde Hacı Babayı yazacağım. Hacı Baba Çanakkale Savaşlarında cephede düşmana Çanakkale de siper olmuş bir Vatan evladı. Nice kahramanlar var bu vatan için siper olmuş düşmanı yurduna sokmamak şehit olmuş. Şair Ne güzel söylemiş; Dur Yolcu Bilmeden Gelip Ayak Bastığın Bu Topraklar Bir Devrin Battığı Yerdir. Gelelim Hacı Babaya;

Baba evde tesadüfen bulduğu Osmanlıca yazılmış anı defterini okuyunca gözyaşlarına boğulur. Ev halkını masanın etrafında toplayıp onlara da okur. Hacı Baba okudukça, masanın etrafındakilerin gözyaşları sel olur.

"Benim güzel kızım, evvela gözlerinden öperim. Bugün Temmuz ayının 14'üdür. Ramazan-ı Şerif'in ikinci günü. Şeyhülislam Ürgüplü Mustafa Efendi, fetva yayınlamış derler de, Çanakkale cephesinde harp eden askerin oruç tutmamasına ruhsat vardır. Lakin benim içim rahat etmedi. Gece nöbette, siperin önünde iki kök çiriş buldum. Allah'ın hikmeti, nasıl kalmış ise onca harabatın içinde... Onunla sahurumu yaptım, lakin kimseye söylemedim. Bütün gün yeni siperler kazmakla iştigal ettik. Bir kerecik bile susamadım. İftara doğru düşman, taarruzu arttırdı. İçimden 'İftar etmeye fırsat kalmayacak' diye geçti. Sonra komutanın emriyle bütün atışlar birdenbire durdu. Siperlerden birinden bir asker çıktı. Düşman taarruzuna aldırmadan 'Allah-u ekber' diye akşam ezanını okumaya başladı. Yanıma döndüm, elden ele dolaşan mataralar vardı. Bir yudum içen, yanındakine veriyor. En son bana geldi. Dudaklarım titredi. Ben de diyordum ki, bir tek baban oruçludur. Lakin bütün bölük oruçluymuş. İçime bir ateş düştü o an. Ben o iki çirişi yedim ya, bunca insan sahursuzken ben onları nasıl yedim? Ben şimdi gardaşlarımın hakkını nasıl öderim? Ezurumlu'nun, Darendeli'nin, iftarını yapmadan şehit düşen Yeniceli'nin hakkını nasıl öderim?" Masadaki herkes gözyaşı dökerken, Hacı Baba konuşmaya devam eder;

"Defteri nereden buldunuz bilmiyorum ama eğer sahibi yok sa, bunu herkesin görmesini isterim. İftarını, sahurunu yaptığımız Ramazanların kıymetini bilelim..."

Ramazan'ın ruhu bundan daha iyi nasıl anlatılır bilmem ama bildiğim bir şey var:

Bizim önce 'Çanakkale ruhuna' niyet etmemiz lazım!


Neden ? Niçin ? Nasıl ?
Yayın: 18 Nisan 2026 14:35:49 Düzenlenmedi

Merhaba kıymetli okurlarım bu hafta birer gün arayla meydana gelen, Urfa ve Kahramanmaraş da meydana gelen okullarda öğrenci cinayetleri dilimizin bile söylemeye varamadığı vahim istenmeyen ve kimsenin kabul edemediği okullarda akran şiddeti bir ileri safhada cinayetlerle sonuçlanması nice genç canların ve öğrencilere kendini siper eden öğretmenimizin hayattan kopuşu bir çok ailenin ocağına ateş düşürdü.

Ailelerin yaşanan bu vahim olaydan dolayı elleri kolları çocukları ile birlikte kırıldı bir parçası bu genç yaşta koparıldı. Ailelerin hayallerini mi kaybolan umutlarımı anlatayım gelecek beklentilerini mi nereden bakarsanız bakın tam anlamıyla tarifi imkansız bir olay, burada bizler neden niçin nasıl sorularını sormalı ve cevabını Aileler olmak üzere devletimiz yönetenler kendilerine neden niçin nasıl soruları sormalı ve birlikte bu buhrandan çocuklarımızı geleceğimizi kurtarmalıyız. Hoşça kalın

Tüm Köşe Yazarları



ALİ DUYSAK
Türkiye Nereye Gidiyor?
Atiye Danış
Sahi Sevgi Neydi?
AYFER KILIÇ
ONA SÖYLEMEYİN
Ayfer Turan
Kandık
DİLEM YASAK
Bugün doğum günüm
Emel Topal
BİR SEN VARDIN
FERDA NAYMAN
ARKADAŞ
Murat OKUDUCU
Kadim Semtimiz Fatih...
MUSTAFA ŞAYIK
ÖĞRETMENLİK SADECE BİR MESLEK DEĞİL BİR KARAKTER MESELESİDİR
Neval Kütük
Akif Manaf Hoşgörü ve Barış Ödülü’ne Layık Görüldü
RAMAZAN GÜÇLÜ
ÖNCE SAĞLIK
Tandoğu Yazıcı
Aleaddin Keykubad
Yukarı