Paran varken
para verenin çok olur
Altında Araban varsa
herkesin arabası senin
Sağlığın yerindeyken
herkesin böbreği senin olur
Kötü günü görmeden
Dostum var deme
Düğün cenazem var demeden
Çevrem var deme
Uzun İnce Bir Yoldayım
Uzun ince bir yoldayım
Gidiyorum gündüz gece
Bilmiyorum ne haldeyim
Gidiyorum gündüz gece
Dünyaya geldiğim anda
Yürüdüm aynı zamanda
İki kapılı bir handa
Gidiyorum gündüz gece
Uykuda dahi yürüyom
Kalmaya sebeb arıyom
Gidenleri hep görüyom
Gidiyorum gündüz gece
Kırkdokuz yıl bu yollarda
Ovada dağda çöllerde
Düşmüşüm gurbet ellerde
Gidiyorum gündüz gece
Şaşar Veysel işbu hale
Gah ağlayan gahi güle
Yetişmek için menzile
Gidiyorum gündüz gece
AŞIK VEYSEL
Aşure Günü
Bugüne "Âşura" denmesinin sebebi, Muharrem ayının onuncu gününe denk geldiği içindir. Hadis kitaplarında geçtiğine göre ise, bu güne bu ismin verilmesinin hikmeti, o günde Cenâb-ı Hak on peygamberine on değişik ikram ve ihsan ettiği içindir. Bu ikramlar şöyle belirtilmektedir:
1. Allah, Hz. Musa'ya (a.s.) Âşura Gününde bir mucize ihsan etmiş, denizi yararak Firavun ile ordusunu sulara gömmüştür.
2. Hz. Nuh (a.s.) gemisini Cûdi Dağının üzerine Âşura Gününde demirlemiştir.
3. Hz. Yunus (a.s.) balığın karnından Âşura Günü kurtulmuştur.
4. Hz. Âdem'in (a.s.) tevbesi Âşura Günü kabul edilmiştir.
5. Hz. Yusuf kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan Âşura Günü çıkarılmıştır.
6. Hz. İsa (a.s.) o gün dünyaya gelmiş ve o gün semâya yükseltilmiştir.
7. Hz. Davud'un (a.s.) tevbesi o gün kabul edilmiştir.
8. Hz. İbrahim'in (a.s.) oğlu Hz. İsmail o gün doğmuştur.
9. Hz. Yakub'un (a.s.), oğlu Hz.Yusuf'un hasretinden dolayı kapanan gözleri o gün görmeye başlamıştır.
10. Hz. Eyyûb (a.s.) hastalığından o gün şifaya kavuşmuştur. (2)
Hz. Âişe'nin belirttiğine göre, Kabe'nin örtüsü daha önceleri Âşura gününde değiştirilirdi.
Yüzbaşı İsmail Hakkı
Nusret Mayın Gemisinin Komutanı Akçaabat lı Yüzbaşı İsmail Hakkı
"Çanakkale Muharebesi'nin seyrini değiştiren Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey'in 1876 yılında Akçaabat'ın Yukarı Ahanda köyünde Kayıkçı İbrahim Efendi'nin oğlu olarak dünyaya geldiğini, 1895 yılında henüz çocuk yaşta Bahriye Mektebi'nde okumak amacıyla babası İbrahim Efendi ile birlikte İstanbul'a geldiğini, 1897 yılında Mülâzım-ı Evvel rütbesi ile Bahriye Mektebi'nden mezun olan başarılı denizcinin, Bahriye Mektebi'nden sonra Osmanlı donanmasına ait 13 farklı gemide görev yapmasına rağmen bunlardan yalnızca biri ile dünya deniz savaşları tarihine adını yazdırdığını, 7 Mart'ı 8 Mart'a bağlayan gece Çanakkale Boğazı'na bıraktığı 26 mayınla yalnızca savaşın değil bir milletin kaderini değiştirdiğini , Düşman Birleşik Donanması'na ait İngiliz Ocean Irresistible Inflexible zırhlılarını, Fransız Bouvet zırhlısını ayrıca Joule ve Saphir denizaltılarını batırdığını, Suffren ve Gaulois zırhlılarını da ağır yaralayarak savaş dışı bırakan Nusret Mayın Gemisi'nin mürettebatının 61 kişi olduğunu, kahraman Yüzbaşı'nın tarihe Tophaneli İsmail Hakkı Bey olarak geçtiğini biliyor muydunuz?"
Kaynak : Cihat Gündoğdu
Müşir Mehmet Rıza Osmanlı İmparatorluğunun en uzun süre kesintisiz görev yapan Seraskeri;
MÜŞİR MEHMED RIZA PAŞA
II. Abdülhamid döneminde tam 17 yıl boyunca (1891-1908) ordunun en tepesindeki isim olarak görev yaptı.
Osmanlı askeri tarihine damga vuran, modern ordunun kurulmasında büyük rol oynayan bu efsanevi askeridir..
Doğum Yeri ve Tarihi: 1844, İstanbul (Koca Mustafa paşa)'nın Babası, Lefke'li Emiroğlu ailesinden Divan Efendisi Mustafa Şükrü Efendi'dir.
1920, İstanbul da Vefat etmiştir. Kabri: Kocamustafapaşa’daki Sümbül Efendi Camii Haziresi (Yaşarken bu türbenin restorasyonunu bizzat kendisi yaptırmıştır).
Podgoritsa’da görev yaparken evlenen eşinin adı Adeviye hanımdır. Adeviye Hanım'dan, Kadıköy Süreyya Operası’nın banisi ünlü iş insanı Süreyya İlmen (Süreyya Paşa) başta olmak üzere üç oğlu olmuştur.
Hayatından Çarpıcı Kesitler
93 Harbi Kahramanı: 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Süleyman Hüsnü Paşa'nın maiyetinde cephede bizzat savaşarak rütbelerini kahramanlığıyla kazandı.
Görevi süresince Orduda Alman Ekolünü benimsemiştir. Osmanlı ordusunun modernizasyonuna öncülük etti. Alman askeri heyetleriyle (başta Goltz Paşa) birlikte çalışarak piyade tüfeklerinin yenilenmesini ve askeri okulların batı standartlarına getirilmesini sağladı.
Zirvede iken, 1908 yılında II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte İttihatçılar tarafından eski rejimin en güçlü figürlerinden biri olarak görülerek Midilli adasına sürgün edildi.
Hayatının son yıllarını Fransa ve İstanbul'da sakin bir şekilde geçirdi.
Oğlu Süreyya Paşa anılarında, babasının devlet işlerindeki ciddiyetini ve askeri disiplinini her zaman büyük bir hayranlıkla anlatmıştır.
Dönemin muhalifleri tarafından ise padişaha olan mutlak sadakati nedeniyle eleştirilmiştir. Bununla birlikte ailesinin bıraktığı miras, askeri sahanın çok ötesine geçmiştir.
Oğlu Süreyya Paşa'nın İstanbul'a kazandırdığı; Süreyya Operası, Süreyya Plajı ve Maltepe'deki geniş vakıf arazileri (bugünkü Süreyya Paşa Göğüs Hastalıkları Hastanesi), Mehmed Rıza Paşa'nın soyunun, Türkiye'nin modernleşme, kültür-sanat ve sağlık tarihine olan dolaylı ama devasa katkısını gözler önüne sermektedir.
Osmanlı askeri tarihinin bu en istikrarlı dönemine imza atan komutanı; hem bizzat gerçekleştirdiği askeri reformları hem de ülkeye değer katan köklü ailesiyle imparatorluğun son döneminde silinmez izler bırakmıştır. Osmanlı askeri tarihinin bu en kudretli ve istikrarlı paşalarından olan müşir Mehmed Rıza Paşa'yı Rahmetle anıyoruz..
Gullebi Turan ,Erzurum da özellikle 1970-80-90 lı yıllarda Erzurum kamuoyunun adından sıksa bahsedilen bir değerdi, bu gün yeni jenerasyonun ismini bile duymadığı Gullebi Turan Bu dünyadan geldi ve geçti.
Nam-ı Değer Gullebi Turan! O şimdi kimsesizler mezarlığında yatıyor!
Çok seviliyordu ama öldüğünde sahip çıkanı olmadı?
Bir dönemin fenomeniydi. Sahip çıkan olmadı ve kimsesizler mezarlığına defnedildi! Nam-ı Değer Gullebi Turan!
Gullebi Turan (Ustaoğlu)1945 yılında Erzurum´da doğdu. Konuşma şekli ile zamanının fenomeniydi Günebakış gazetesi, Gullebi Turan´ın yaşamını haberleştirdi. Gullebi, Erzurum´un faytonlu döneminde uzun yıllar faytonculuk yaptı. Anlatımları ve hazır cevaplığı onu kısa sürede sanat dünyasına taşıdı. Arif Sağ´a Baba, Belkıs Akkale´ye Ana, İbrahim Tatlıses´e de Oğlum, diye hitap etti. Arif Sağ´a kızdığı dönemlerde Ömer Şan, Bilge Şan çiftinin evinde kaldı. Son yıllarında Erzurum´a sadece ramazanda oruç tutmak için gelen Gullebi Turan, 1992 yılında rahatsızlandı ve bir yıl sonra 1992 yılında Siroz tedavisi gördüğü Araştırma Hastanesinde öldü. Vefat ettiğinde sahip çıkanı olmadı ve Asri mezarlıkta kimsesizler mezarlığına defnedildi.
Yaşarken çok seviliyordu ancak öldüğünde sevgilerin yalan olduğu gerçeği ortaya çıktı. Gullebi Turan arkasında fıkra gibi olaylar bıraktı. Teyo Pehlivan´ın bir başka versiyonu olan Gullebi, Erzurum da mizahın gücünü kavrayanlara da büyük bir malzeme oldu.
İşte Gullebi Turan ile ilgili anlatımlardan üçü;
Perihan abla nasılsan?
Gullebi Turan İzmir Fuarı´nda gezerken gözü, gazino afişlerine ilişir.
Birinin önünde İbrahim Tatlıses´in afişini görünce, gazinonun kapısına dayanır.
İçeri girmek ister, ama kılık-kıyafetine bakan görevliler geçit vermez.
Oğlum ben İbrahim´in arkadaşıyım. Gidin Gullebi Turan geldi diyin diye? görevlileri ikna eder.
Görevliler geri döner, azarladıkları Gullebi´yi bu defa saygıda kusur etmeyerek içeri alırlar.
Kuliste Derya Tuna ile birlikte olan İbrahim Tatlıses, Gullebi Turan´ı öyle karşılar ki, görevliler deDerya Tuna da şaşırır.
Hoş beşten sonra Tatlıses, Gullebi´yi Derya Tunaile tanıştırmak istediği bir sırada Gullebi potu kırar:
Perihan abla sen nasılsan?
Tuna şok içindedir ki araya Tatlıses girer:
Gullebi o Derya ablan? diye durumu düzeltemeye çalışırken, Gullebi kulistekileri kahkaha boğar:
Eee ne bilim oğlum sende her gün bir gari değişirsen?
Bu senin anan değil?
Gullebi Turan´ın mahalleden arkadaşının annesi rahatsız hastanede yatmaktadır. Geçmiş olsuna giderler
Arkadaşı annesine Gullebi Turan´ı tanıştırır. Yaşlı kadın bir türlü tanımayınca devreye Gullebi girer.
Başlar anlatmaya:
Eze ben Turan da.. Bene somun ekmeğin arasına yağ sürüp verirdin da..?
Kadın yine tanıyamaz, devam eder Gullebi:
Ben sizin bacazi kürürken düşmüştüm
Kadın Turan´ın yüzüne bakar.
Yoh oğul vallah tanıyamadım seni? der
Turan hışımla yerinde fırlar, arkadaşına sellenir.
Gah ula gidah, bu gari senin anan değil
Otuzbin Almanı Müslüman ettim?
Gullebi Turan, kahvehanede oturmuş Almanya hatıralarını anlatıyor:
Turan´ın namı, Erzurum, Türkiye tamam. Ama Almanya´da bizi tanıyan nanay! Embele bir boy pos, bakış, süzüş gösterim diye şıtrasse voltaladık, ama kim kime dum duma. Bahtılar huzursuz oldum, dediler ki, Alman rajonunda gençlik delikanlılık, goco işleri müzikhollerde olurmuş. Eyi dedim akşam oraya da gideriz. Akşam oldu o dedikleri yere bir gettik ki, ne görim, ben diyim yirmi, siz deyin otuzbin kişi. Karı, kız, delikanlı, yavşak ne varsa orda. Birez, fark ederler diye bekledim. Ama gözümüzün içine bakan biri yok. Kafamın tasi attı, mendili çıkarıp yere serdim, sağ dizimi koyup bir nağara bastım, ama ne nağara! Oradaki o ottuz bin kişi, hep bir ağızdan Eşhedü en lailahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Rasulullah´ diye titremeye başladi.
Erzurum Vehip Atalay Kitapsarayındaki bir anısı ise şöyledir Gullebi´nin.
Gullebi Turan Kitapsarayına gelir..
Köksal´a derki gardaş,,
Çorbamı içtim, yemeğimi yedim,cigaramı aldım..
bene sende bişey yap..
Köksal,,Turanın harçlık istediğini anlar..
Der ki ,işler durgun siftah etmemişem.
Gullebi..,, oğlum senden para istemirem bir tane kitap ver bahim...
Köksal şaşırır, tamam alsana Ömer Seyfettin´den hikayeler..
Turan kitabı alır çıkar dışarı..
hemen geriye döner,ola oğlum bu kitabın parasını geri ver.
Çaresiz kalan şaşıran Köksal ahan gardaş sana kitabın parası onlira..
Helal olsun sana..der.
Erzurum fıkraları genelde Gullebi fıkraları olarak geçer.
Kimlikte ki ismi Turan Ustaoğlu´dur..
Erzurum´u ve Türkiye´yi güldüren düşündüren Gullebi Turan, her daim anılmakta ve yad edilmektedir? Kimsesizler mezarlığındaki mezarı , nadirde olsa vefalı insanlar tarafından ziyaret edilmektedir. Yüce Mevla gani gani rahmet eylesin.
Kaynak Alıntı Erzurum Günebakış
Gullebi Turan ,Erzurum da özellikle 1970-80-90 lı yıllarda Erzurum kamuoyunun adından sıksa bahsedilen bir değerdi, bu gün yeni jenerasyonun ismini bile duymadığı Gullebi Turan Bu dünyadan geldi ve geçti.
Nam-ı Değer Gullebi Turan! O şimdi kimsesizler mezarlığında yatıyor!
Çok seviliyordu ama öldüğünde sahip çıkanı olmadı?
Bir dönemin fenomeniydi. Sahip çıkan olmadı ve kimsesizler mezarlığına defnedildi! Nam-ı Değer Gullebi Turan!
Gullebi Turan (Ustaoğlu)1945 yılında Erzurum´da doğdu. Konuşma şekli ile zamanının fenomeniydi. Gazeteniz Günebakış, Gullebi Turan´ın yaşamını haberleştirdi. Gullebi, Erzurum´un faytonlu döneminde uzun yıllar faytonculuk yaptı. Anlatımları ve hazır cevaplığı onu kısa sürede sanat dünyasına taşıdı. Arif Sağ´a Baba?, Belkıs Akkale´ye Ana?, İbrahim Tatlıses´e de Oğlum? diye hitap etti. Arif Sağ´a kızdığı dönemlerde Ömer Şan, Bilge Şan çiftinin evinde kaldı. Son yıllarında Erzurum´a sadece ramazanda oruç tutmak için gelen Gullebi Turan, 1992 yılında rahatsızlandı ve bir yıl sonra 1992 yılında Siroz tedavisi gördüğü Araştırma Hastanesinde öldü. Vefat ettiğinde sahip çıkanı olmadı ve Asri mezarlıkta kimsesizler mezarlığına defnedildi.
Yaşarken çok seviliyordu ancak öldüğünde sevgilerin yalan olduğu gerçeği ortaya çıktı. Gullebi Turan arkasında fıkra gibi olaylar bıraktı. Teyo Pehlivan´ın bir başka versiyonu olan Gullebi, Erzurum´da mizahın gücünü kavrayanlara da büyük bir malzeme oldu.
İşte Gullebi Turan ile ilgili anlatımlardan üçü;
Perihan abla nasılsan?
Gullebi Turan İzmir Fuarı´nda gezerken gözü, gazino afişlerine ilişir.
Birinin önünde İbrahim Tatlıses´in afişini görünce, gazinonun kapısına dayanır.
İçeri girmek ister, ama kılık-kıyafetine bakan görevliler geçit vermez.
Oğlum ben İbrahim´in arkadaşıyım. Gidin Gullebi Turan geldi diyin diye? görevlileri ikna eder.
Görevliler geri döner, azarladıkları Gullebi´yi bu defa saygıda kusur etmeyerek içeri alırlar.
Kuliste Derya Tuna ile birlikte olan İbrahim Tatlıses, Gullebi Turan´ı öyle karşılar ki, görevliler deDerya Tuna da şaşırır.
Hoş beşten sonra Tatlıses, Gullebi´yi Derya Tunaile tanıştırmak istediği bir sırada Gullebi potu kırar:
Perihan abla sen nasılsan??
Tuna şok içindedir ki araya Tatlıses girer:
Gullebi o Derya ablan? diye durumu düzeltemeye çalışırken, Gullebi kulistekileri kahkaha boğar:
Eee ne bilim oğlum sende her gün bir gari değişirsen?
Bu senin anan değil?
Gullebi Turan´ın mahalleden arkadaşının annesi rahatsız hastanede yatmaktadır. Geçmiş olsuna giderler
Arkadaşı annesine Gullebi Turan´ı tanıştırır. Yaşlı kadın bir türlü tanımayınca devreye Gullebi girer.
Başlar anlatmaya:
Eze ben Turan da.. Bene somun ekmeğin arasına yağ sürüp verirdin da..?
Kadın yine tanıyamaz, devam eder Gullebi:
Ben sizin bacazi kürürken düşmüştüm??
Kadın Turan´ın yüzüne bakar.
Yoh oğul vallah tanıyamadım seni? der
Turan hışımla yerinde fırlar, arkadaşına sellenir.
Gah ula gidah, bu gari senin anan değil?
Otuzbin Almanı Müslüman ettim?
Gullebi Turan, kahvehanede oturmuş Almanya hatıralarını anlatıyor:
Turan´ın namı, Erzurum, Türkiye tamam. Ama Almanya´da bizi tanıyan nanay! Embele bir boy pos, bakış, süzüş gösterim diye şıtrasse voltaladık, ama kim kime dum duma. Bahtılar huzursuz oldum, dediler ki, Alman rajonunda gençlik delikanlılık, goco işleri müzikhollerde olurmuş. Eyi dedim akşam oraya da gideriz. Akşam oldu o dedikleri yere bir gettik ki, ne görim, ben diyim yirmi, siz deyin otuzbin kişi. Karı, kız, delikanlı, yavşak ne varsa orda. Birez, fark ederler diye bekledim. Ama gözümüzün içine bakan biri yok. Kafamın tasi attı, mendili çıkarıp yere serdim, sağ dizimi koyup bir nağara bastım, ama ne nağara! Oradaki o ottuz bin kişi, hep bir ağızdan ?Eşhedü en lailahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Rasulullah´ diye titremeye başladi.?
Erzurum Vehip Atalay Kitapsarayındaki bir anısı ise şöyledir Gullebi´nin.
Gullebi Turan Kitapsarayına gelir..
Köksal´a derki gardaş,,
Çorbamı içtim, yemeğimi yedim,cigaramı aldım..
bene sende bişey yap..
Köksal,,Turanın harçlık istediğini anlar..
Der ki ,işler durgun siftah etmemişem.
Gullebi..,, oğlum senden para istemirem bir tane kitap ver bahim...
Köksal şaşırır, tamam alsana Ömer Seyfettin´den hikayeler..
Turan kitabı alır çıkar dışarı..
hemen geriye döner,ola oğlum bu kitabın parasını geri ver.
Çaresiz kalan şaşıran Köksal ahan gardaş sana kitabın parası onlira..
Helal olsun sana..der.
Erzurum fıkraları genelde Gullebi fıkraları olarak geçer.
Kimlikte ki ismi Turan Ustaoğlu´dur..
Erzurum´u ve Türkiye´yi güldüren düşündüren Gullebi Turan, her daim anılmakta ve yad edilmektedir? Kimsesizler mezarlığındaki mezarı , nadirde olsa vefalı insanlar tarafından ziyaret edilmektedir. Yüce Mevla gani gani rahmet eylesin.
Kaynak Erzurum Günebakış
MİMAR SİNAN
Mimar Sinan 1490 yılında Kayseri'de doğan ve devşirme olarak Yeniçeri Ocağı'na katılan Sinan Osmanlı İmparatorluğu'nun baş mimarı, mühendis ve matematikçisi olan Mimar Sinan ömrünün son bulduğu tarih olan 1588 yılına kadar, Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim ve III. Murad dönemlerinde ilk önce devşirme olarak Yeniçeri Ocağı'na katılan Sinan, ordu yapılarındaki üstün başarılarıyla baş mimarlığa yükselmiş, arkasında yüzlerce cami, medrese ve köprü bırakarak dünya mimarlık tarihine adını altın harflerle yazdırmıştır.
Mimar Sinan'ın (16. yüzyılın büyük Osmanlı mimarı) eserleri, özellikle sayıları ve çeşitlilikleri bakımından etkileyicidir.
Tarihi listelere (özellikle "Tezkiretü'l - Ebniye" ve modern araştırmalara) göre, başlıca rakamlar şunlardır:
Toplam
- Toplamda inşa edilmiş veya denetlenmiş 476 yapı
Günümüze kadar ulaşmış 196 yapı
Başlıca yapı türlerinin dağılımı
94 büyük cami
52 küçük cami (mescit)
57 okul/üniversite (medrese)
48 hamam
35 saray
22 türbe (türbe)
20 kervansaray (han)
17 imaret (kampüs)
8 köprü
8 depo/ambar
7 Kur'an mektebi
6 su kemerleri
3 hastane
Bilmeniz Gerekenler
Bazı kaynaklar 300-700 eserden bile bahsediyor, ancak bunlar şunları da içeriyor:
Projeler , onarımlar, ekip koordinasyonlu çalışmalar
En ünlü eserleri (niteliksel olarak)
Süleymaniye Camii (İstanbul)
Şehzade Camii (İstanbul)
Selimiye Camii (Edirne – başyapıtı olarak kabul edilir)
Mehmed Paşa Sokolović Köprüsü (Vişegrad)
Mimar Sinan'ın (16. yüzyılın büyük Osmanlı mimarı) eserleri, özellikle sayı ve çeşitlilik açısından etkileyicidir.
Mimar Sinan'ın (16. yüzyılın büyük Osmanlı mimarı) eserleri, özellikle sayıları ve çeşitlilikleri bakımından etkileyicidir
Asr Suresi’nin ilk iki ayeti çok kısa görünür ama insan hayatını sarsacak kadar derindir:
Bismillahirrahmanirrahim,
“Asra yemin olsun ki, insan gerçekten hüsrandadır.”
Burada Allah önce “asra” yemin ediyor.
“Asr” kelimesi sadece vakit demek değildir... içinde hem zaman, hem çağ, hem de insan ömrünün akıp giden tarafı vardır.
Yani ayet sanki bize şunu söyler:
“Bakıp da fark etmediğin en büyük sermayen zamandır.”
İnsan çoğu zaman malını kaybetmekten korkar, fırsatı kaçırmaktan korkar, bir şeyleri eksik yaşamaktan korkar... ama en büyük kaybın çoğu zaman farkına varmaz.
Ömür gidiyordur sessizce, geri gelmeden, telafisiz şekilde.
Allah’ın zamana yemin etmesi çok manidardır... çünkü zaman, insanın içinde yaşadığı ama çoğu zaman kıymetini bilmediği ilahi bir aynadır... ve Allah, kıymetli şeylerin önemini insanlara anlatmak için yemin eder.
İnsan o aynaya baktığında ne olduğunu görür: Ne ektiğini, neye dönüştüğünü, neyi boş yere tükettiğini ve neyi ebediyete taşıdığını.
Sonra ikinci ayet gelir:
“İnsan gerçekten hüsrandadır.”
Buradaki ifade çok güçlüdür.
Sadece “zarar eder” demiyor... “Kesinlikle, derin bir kayıp içindedir” diyor.
“Hüsran”, sıradan bir kayıp değildir. Ticarette biraz zarar etmek gibi değildir.
Daha çok şu gibidir:
Elinde çok kıymetli bir hazine varken, onun değerini bilmeden onu yitirmek, hazinenin buhar olup yok olması.
İnsan neden hüsrandadır?
Çünkü: Ömrü tükenmektedir, gücü azalmaktadır, fırsatları kapanmaktadır, dünya geçmektedir, ahiret ve hesap yaklaşmaktadır... ve çoğu insan, ne için yaşadığını tam kavrayamadan yaşamaktadır.
Yani ayet, insanın iç kaybını haber verir.
İnsan bazen çok şey kazanmış görünür ama aslında kaybetmektedir.
Parası artar ama huzuru azalır. İtibarı büyür ama kalbi kurur. Çevresi genişler ama iç dünyası boşalır.
Yıllar su gibi akıp gider, sonunda günahıyla-sevabıyla başbaşa kalır.
İşte Asr Suresi’nin bu başlangıcı insanı silkeleyen bir uyarıdır:
“Ey insan, dikkat et. Sen zamanı tükettiğini sanıyorsun ama aslında zaman da seni tüketiyor.”
Bu iki ayet bize şunu öğretir:
İnsan bu dünyada nötr kalamaz.
Ya kazanıyordur ya kaybediyordur.
Ya ömrünü hakikate çeviriyordur ya da ömrü elinden akıp gidiyordur.
Ya akıntıya kapılmıştır ya da akıştadır.
Bu yüzden Asr Suresi’nin ilk iki ayeti bir hüzün değil, bir uyanış çağrısıdır.
Çünkü kayıpta olduğunu fark eden insan, kurtuluş yolunu aramaya başlar.
Fark etmeyen ise kaybı sadece dünya hayatı zanneder.
OSMANLI'DA HABERLEŞME AMACIYLA KULLANILAN, GÜNDE 150 KM KOŞABİLEN ULAK/PEYK SINIFI:
Peyk kelimesini günümüzde "uydu" anlamında kullanılıyor ama asıl anlamı, bir başkasına bağımlı olan, onun peşinden gelen kimsedir...
Peyklerin kullanımı, Osmanlı’dan çok daha önce, büyük Selçuklu Devleti’nde Nizamülmülk döneminde başlatılmıştı. Büyük Selçuklu veziri Nizâmülmülk, Siyâsetnâme’sinde belli başlı yollara peykler koyup onlara aylık tahsisat tayin etmek gerektiğini, böyle yapıldığı takdirde uzak mesafedeki bir yerden bile haberin merkeze hızlı bir şekilde ulaşacağını söylemişti.
Edirne’de üç şerefeli Camii’nin külliyesinde Peykler Medresesi diye bir bina vardır. Osmanlı’da orduya alınan genç delikanlılar içinden atik, çevik ve hızlı koşabilenler, işte bu peykler medresesine kaydedilir, ulaklık-haberleşme işlerinde kullanılırlardı. Bu medrese Fatih sultan Mehmet Han tarafından kurulmuş, Osmanlı Devleti’nin ulak-haberleşme-resmi posta ihtiyacını karşılayacak bir kurumdu. İstanbul’un fethinden sonra, bugünkü Sultanahmet’te de bir peykhane kurulmuştu.
Osmanlı’da peykler öylesine hızlı koşuculardı ki, atlı tatarlardan bile daha çabuk haber getirip götürürlerdi. bu peykler, peykhanelerde çok özel eğitimlere tabi tutulurlardı. Mesela, çıplak ayakla kızgın kumlarda koşma antrenmanı yaptırılır, son derece zorlu eğitimini tamamlayıp peyk olmaya hak kazanan liyakatli bir peyk, günde 150 kilometre koşabilirdi. Eğitim sonunda ayak tabanları neredeyse bir at nalı gibi sertleşerek nasırlanır ve hissiz bir tabaka oluşurdu. Yalın ayak koşular, bu zorlu sürecin önemli bir parçasıydı. Bu müthiş koşucu peykler, yolda başlarına gelebilecek herhangi bir insan-haydut yahut vahşi hayvan saldırısından korunmak için teber adı verilen baltalardan taşırlardı.
Yine koşucu peyklerin kuşaklarında çıngıraklar vardı, bu çıngıraklar peyk koşarken ses çıkarır, kalabalık bir ortamda koşuyorsa, ahalinin ona yol vermesini sağlardı. Ayrıca yine bu çıngıraklar, peykin koşu temposu için önemliydi, çıngırakların çıkardığı ses, peykin koşu temposunu ayarlamasına yardımcı olurdu. Peykler ağızlarında delikli metal bir küre bulundurur, bu küre sayesinde solunumlarını düzenler, dalaklarının şişmesini önlerlerdi. Ayrıca yanlarında bir kesede akide şekeri veya badem şekeri taşırlar, bunları yiyerek enerjilerini korurlardı...
19. yüzyıla kadar peyk teşkilatı devam etmiş. Osmanlı’da resmi görevde kullanılan peykler 3 Mayıs 1829'da yayınlanan bir kanun hükmünde kararname ile kaldırılmıştır. Demiryollarının posta işlerinde kullanılmaya başlanmasıyla birlikte özel sektördeki peykçilik de son bulmuştur...
Son Köşe Yazıları
Bazen bir insanın yaptığı iş, sadece görevini yerine getirmekten ibaret değildir. İşini nasıl yaptığı, insanlara n...
(31 Ağustos 2026 20:58:23)
Sen ümit verdinTutmadın sözünBu muydu erliğinHani o sözlerinNeden oynadınSen yüreğimleCaiz mi bu banaNerde vaatlerinBir ...
(29 Ağustos 2026 18:22:03)
Bütün duygularım safa dizilsinKuzeyden, güneyden uçup gelerek.Köyden çiçek, yoldan umut alsın da! İyiler de, kötüle...
(28 Ağustos 2026 15:50:33)
ÖFKE FARKINDALIĞIÖfke duygusunun doğru ve sağlıklı bir şekilde ifade edilmesine öfke kontrolü denir. Öfke kontrolünde am...
(28 Ağustos 2026 11:38:06)
Çocukluğumu Özlüyorum..Yalanların Ardı Sıra,Masumca Seven Minik Yürekler,Bir Yanda Aşk'tan Kabuk Bağlamış Kalpler,...
(27 Ağustos 2026 23:40:07)