logo
Yükleniyor...
logo
add image
Tandoğu Yazıcı

Tandoğu Yazıcı

Çanakkale il Müdürü
Köşe Yazarı
tandoguyazici1725@gmail.com
Kayıt: 18 Nisan 2026
Toplam Ziyaretçi: 1,265

Son Köşe Yazıları

Gullebi Turan
Yayın: 16 Temmuz 2026 14:24:13 Düzenlenmedi

Gullebi Turan ,Erzurum da özellikle 1970-80-90 lı yıllarda Erzurum kamuoyunun adından sıksa bahsedilen bir değerdi, bu gün yeni jenerasyonun ismini bile duymadığı Gullebi Turan Bu dünyadan geldi ve geçti.

Nam-ı Değer Gullebi Turan! O şimdi kimsesizler mezarlığında yatıyor!


Çok seviliyordu ama öldüğünde sahip çıkanı olmadı?


Bir dönemin fenomeniydi. Sahip çıkan olmadı ve kimsesizler mezarlığına defnedildi! Nam-ı Değer Gullebi Turan!


Gullebi Turan (Ustaoğlu)1945 yılında Erzurum´da doğdu. Konuşma şekli ile zamanının fenomeniydi Günebakış gazetesi, Gullebi Turan´ın yaşamını haberleştirdi. Gullebi, Erzurum´un faytonlu döneminde uzun yıllar faytonculuk yaptı. Anlatımları ve hazır cevaplığı onu kısa sürede sanat dünyasına taşıdı. Arif Sağ´a Baba, Belkıs Akkale´ye Ana, İbrahim Tatlıses´e de Oğlum, diye hitap etti. Arif Sağ´a kızdığı dönemlerde Ömer Şan, Bilge Şan çiftinin evinde kaldı. Son yıllarında Erzurum´a sadece ramazanda oruç tutmak için gelen Gullebi Turan, 1992 yılında rahatsızlandı ve bir yıl sonra 1992 yılında Siroz tedavisi gördüğü Araştırma Hastanesinde öldü. Vefat ettiğinde sahip çıkanı olmadı ve Asri mezarlıkta kimsesizler mezarlığına defnedildi.


Yaşarken çok seviliyordu ancak öldüğünde sevgilerin yalan olduğu gerçeği ortaya çıktı. Gullebi Turan arkasında fıkra gibi olaylar bıraktı. Teyo Pehlivan´ın bir başka versiyonu olan Gullebi, Erzurum da mizahın gücünü kavrayanlara da büyük bir malzeme oldu.


İşte Gullebi Turan ile ilgili anlatımlardan üçü;


Perihan abla nasılsan?


Gullebi Turan İzmir Fuarı´nda gezerken gözü, gazino afişlerine ilişir.


Birinin önünde İbrahim Tatlıses´in afişini görünce, gazinonun kapısına dayanır.


İçeri girmek ister, ama kılık-kıyafetine bakan görevliler geçit vermez.


Oğlum ben İbrahim´in arkadaşıyım. Gidin Gullebi Turan geldi diyin diye? görevlileri ikna eder.


Görevliler geri döner, azarladıkları Gullebi´yi bu defa saygıda kusur etmeyerek içeri alırlar.


Kuliste Derya Tuna ile birlikte olan İbrahim Tatlıses, Gullebi Turan´ı öyle karşılar ki, görevliler deDerya Tuna da şaşırır.


Hoş beşten sonra Tatlıses, Gullebi´yi Derya Tunaile tanıştırmak istediği bir sırada Gullebi potu kırar:


Perihan abla sen nasılsan?


 Tuna şok içindedir ki araya Tatlıses girer:


Gullebi o Derya ablan? diye durumu düzeltemeye çalışırken, Gullebi kulistekileri kahkaha boğar:


Eee ne bilim oğlum sende her gün bir gari değişirsen?

Bu senin anan değil?


Gullebi Turan´ın mahalleden arkadaşının annesi rahatsız hastanede yatmaktadır. Geçmiş olsuna giderler


Arkadaşı annesine Gullebi Turan´ı tanıştırır. Yaşlı kadın bir türlü tanımayınca devreye Gullebi girer.


Başlar anlatmaya:


Eze ben Turan da.. Bene somun ekmeğin arasına yağ sürüp verirdin da..?


Kadın yine tanıyamaz, devam eder Gullebi:


Ben sizin bacazi kürürken düşmüştüm


Kadın Turan´ın yüzüne bakar.


Yoh oğul vallah tanıyamadım seni? der


Turan hışımla yerinde fırlar, arkadaşına sellenir.


Gah ula gidah, bu gari senin anan değil


Otuzbin Almanı Müslüman ettim? 


Gullebi Turan, kahvehanede oturmuş Almanya hatıralarını anlatıyor:


Turan´ın namı, Erzurum, Türkiye tamam. Ama Almanya´da bizi tanıyan nanay! Embele bir boy pos, bakış, süzüş gösterim diye şıtrasse voltaladık, ama kim kime dum duma. Bahtılar huzursuz oldum, dediler ki, Alman rajonunda gençlik delikanlılık, goco işleri müzikhollerde olurmuş. Eyi dedim akşam oraya da gideriz. Akşam oldu o dedikleri yere bir gettik ki, ne görim, ben diyim yirmi, siz deyin otuzbin kişi. Karı, kız, delikanlı, yavşak ne varsa orda. Birez, fark ederler diye bekledim. Ama gözümüzün içine bakan biri yok. Kafamın tasi attı, mendili çıkarıp yere serdim, sağ dizimi koyup bir nağara bastım, ama ne nağara! Oradaki o ottuz bin kişi, hep bir ağızdan Eşhedü en lailahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Rasulullah´ diye titremeye başladi.

Erzurum Vehip Atalay Kitapsarayındaki bir anısı ise şöyledir Gullebi´nin.


Gullebi Turan Kitapsarayına gelir..


Köksal´a derki gardaş,,


Çorbamı içtim, yemeğimi yedim,cigaramı aldım..


bene sende bişey yap..


Köksal,,Turanın harçlık istediğini anlar..


Der ki ,işler durgun siftah etmemişem.


Gullebi..,, oğlum senden para istemirem bir tane kitap ver bahim...


Köksal şaşırır, tamam alsana Ömer Seyfettin´den hikayeler..


Turan kitabı alır çıkar dışarı..


hemen geriye döner,ola oğlum bu kitabın parasını geri ver.


Çaresiz kalan şaşıran Köksal ahan gardaş sana kitabın parası onlira..


Helal olsun sana..der.


Erzurum fıkraları genelde Gullebi fıkraları olarak geçer.


Kimlikte ki ismi Turan Ustaoğlu´dur..


Erzurum´u ve Türkiye´yi güldüren düşündüren Gullebi Turan, her daim anılmakta ve yad edilmektedir? Kimsesizler mezarlığındaki mezarı , nadirde olsa vefalı insanlar tarafından ziyaret edilmektedir. Yüce Mevla gani gani rahmet eylesin.

Kaynak Alıntı Erzurum Günebakış

Gullabi Turan
Yayın: 16 Temmuz 2026 14:09:38 Düzenlenmedi

Gullebi Turan ,Erzurum da özellikle 1970-80-90 lı yıllarda Erzurum kamuoyunun adından sıksa bahsedilen bir değerdi, bu gün yeni jenerasyonun ismini bile duymadığı Gullebi Turan Bu dünyadan geldi ve geçti.

Nam-ı Değer Gullebi Turan! O şimdi kimsesizler mezarlığında yatıyor!


Çok seviliyordu ama öldüğünde sahip çıkanı olmadı?


Bir dönemin fenomeniydi. Sahip çıkan olmadı ve kimsesizler mezarlığına defnedildi! Nam-ı Değer Gullebi Turan!


Gullebi Turan (Ustaoğlu)1945 yılında Erzurum´da doğdu. Konuşma şekli ile zamanının fenomeniydi. Gazeteniz Günebakış, Gullebi Turan´ın yaşamını haberleştirdi. Gullebi, Erzurum´un faytonlu döneminde uzun yıllar faytonculuk yaptı. Anlatımları ve hazır cevaplığı onu kısa sürede sanat dünyasına taşıdı. Arif Sağ´a Baba?, Belkıs Akkale´ye Ana?, İbrahim Tatlıses´e de Oğlum? diye hitap etti. Arif Sağ´a kızdığı dönemlerde Ömer Şan, Bilge Şan çiftinin evinde kaldı. Son yıllarında Erzurum´a sadece ramazanda oruç tutmak için gelen Gullebi Turan, 1992 yılında rahatsızlandı ve bir yıl sonra 1992 yılında Siroz tedavisi gördüğü Araştırma Hastanesinde öldü. Vefat ettiğinde sahip çıkanı olmadı ve Asri mezarlıkta kimsesizler mezarlığına defnedildi.


Yaşarken çok seviliyordu ancak öldüğünde sevgilerin yalan olduğu gerçeği ortaya çıktı. Gullebi Turan arkasında fıkra gibi olaylar bıraktı. Teyo Pehlivan´ın bir başka versiyonu olan Gullebi, Erzurum´da mizahın gücünü kavrayanlara da büyük bir malzeme oldu.


İşte Gullebi Turan ile ilgili anlatımlardan üçü;


Perihan abla nasılsan?


Gullebi Turan İzmir Fuarı´nda gezerken gözü, gazino afişlerine ilişir.


Birinin önünde İbrahim Tatlıses´in afişini görünce, gazinonun kapısına dayanır.


İçeri girmek ister, ama kılık-kıyafetine bakan görevliler geçit vermez.


Oğlum ben İbrahim´in arkadaşıyım. Gidin Gullebi Turan geldi diyin diye? görevlileri ikna eder.


Görevliler geri döner, azarladıkları Gullebi´yi bu defa saygıda kusur etmeyerek içeri alırlar.


Kuliste Derya Tuna ile birlikte olan İbrahim Tatlıses, Gullebi Turan´ı öyle karşılar ki, görevliler deDerya Tuna da şaşırır.


Hoş beşten sonra Tatlıses, Gullebi´yi Derya Tunaile tanıştırmak istediği bir sırada Gullebi potu kırar:


Perihan abla sen nasılsan??


 Tuna şok içindedir ki araya Tatlıses girer:


Gullebi o Derya ablan? diye durumu düzeltemeye çalışırken, Gullebi kulistekileri kahkaha boğar:


Eee ne bilim oğlum sende her gün bir gari değişirsen?

Bu senin anan değil?


Gullebi Turan´ın mahalleden arkadaşının annesi rahatsız hastanede yatmaktadır. Geçmiş olsuna giderler


Arkadaşı annesine Gullebi Turan´ı tanıştırır. Yaşlı kadın bir türlü tanımayınca devreye Gullebi girer.


Başlar anlatmaya:


Eze ben Turan da.. Bene somun ekmeğin arasına yağ sürüp verirdin da..?


Kadın yine tanıyamaz, devam eder Gullebi:


Ben sizin bacazi kürürken düşmüştüm??


Kadın Turan´ın yüzüne bakar.


Yoh oğul vallah tanıyamadım seni? der


Turan hışımla yerinde fırlar, arkadaşına sellenir.


Gah ula gidah, bu gari senin anan değil?


 


Otuzbin Almanı Müslüman ettim?


 


Gullebi Turan, kahvehanede oturmuş Almanya hatıralarını anlatıyor:


Turan´ın namı, Erzurum, Türkiye tamam. Ama Almanya´da bizi tanıyan nanay! Embele bir boy pos, bakış, süzüş gösterim diye şıtrasse voltaladık, ama kim kime dum duma. Bahtılar huzursuz oldum, dediler ki, Alman rajonunda gençlik delikanlılık, goco işleri müzikhollerde olurmuş. Eyi dedim akşam oraya da gideriz. Akşam oldu o dedikleri yere bir gettik ki, ne görim, ben diyim yirmi, siz deyin otuzbin kişi. Karı, kız, delikanlı, yavşak ne varsa orda. Birez, fark ederler diye bekledim. Ama gözümüzün içine bakan biri yok. Kafamın tasi attı, mendili çıkarıp yere serdim, sağ dizimi koyup bir nağara bastım, ama ne nağara! Oradaki o ottuz bin kişi, hep bir ağızdan ?Eşhedü en lailahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Rasulullah´ diye titremeye başladi.?


Erzurum Vehip Atalay Kitapsarayındaki bir anısı ise şöyledir Gullebi´nin.


Gullebi Turan Kitapsarayına gelir..


Köksal´a derki gardaş,,


Çorbamı içtim, yemeğimi yedim,cigaramı aldım..


bene sende bişey yap..


Köksal,,Turanın harçlık istediğini anlar..


Der ki ,işler durgun siftah etmemişem.


Gullebi..,, oğlum senden para istemirem bir tane kitap ver bahim...


Köksal şaşırır, tamam alsana Ömer Seyfettin´den hikayeler..


Turan kitabı alır çıkar dışarı..


hemen geriye döner,ola oğlum bu kitabın parasını geri ver.


Çaresiz kalan şaşıran Köksal ahan gardaş sana kitabın parası onlira..


Helal olsun sana..der.


Erzurum fıkraları genelde Gullebi fıkraları olarak geçer.


Kimlikte ki ismi Turan Ustaoğlu´dur..


Erzurum´u ve Türkiye´yi güldüren düşündüren Gullebi Turan, her daim anılmakta ve yad edilmektedir? Kimsesizler mezarlığındaki mezarı , nadirde olsa vefalı insanlar tarafından ziyaret edilmektedir. Yüce Mevla gani gani rahmet eylesin.

Kaynak Erzurum Günebakış

MİMAR SİNAN
Yayın: 13 Temmuz 2026 16:21:46 Düzenlenmedi

MİMAR SİNAN

               Mimar Sinan 1490 yılında Kayseri'de doğan ve devşirme olarak Yeniçeri Ocağı'na katılan Sinan Osmanlı İmparatorluğu'nun baş mimarı, mühendis ve matematikçisi olan Mimar Sinan ömrünün son bulduğu tarih olan 1588 yılına kadar, Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim ve III. Murad dönemlerinde ilk önce devşirme olarak Yeniçeri Ocağı'na katılan Sinan, ordu yapılarındaki üstün başarılarıyla baş mimarlığa yükselmiş, arkasında yüzlerce cami, medrese ve köprü bırakarak dünya mimarlık tarihine adını altın harflerle yazdırmıştır.

Mimar Sinan'ın (16. yüzyılın büyük Osmanlı mimarı) eserleri, özellikle sayıları ve çeşitlilikleri bakımından etkileyicidir.

 

Tarihi listelere (özellikle "Tezkiretü'l - Ebniye" ve modern araştırmalara) göre, başlıca rakamlar şunlardır:

 

 Toplam

 

- Toplamda inşa edilmiş veya denetlenmiş 476 yapı

 

Günümüze kadar ulaşmış 196 yapı

 

 Başlıca yapı türlerinin dağılımı

 

 94 büyük cami

 

 52 küçük cami (mescit)

 

 57 okul/üniversite (medrese)

 

 48 hamam

 

 35 saray

 

 22 türbe (türbe)

 

 20 kervansaray (han)

 

 17 imaret (kampüs)

 

 8 köprü

 

 8 depo/ambar

 

 7 Kur'an mektebi

 

 6 su kemerleri

 

 3 hastane

 

 Bilmeniz Gerekenler

 

Bazı kaynaklar 300-700 eserden bile bahsediyor, ancak bunlar şunları da içeriyor:

 

Projeler , onarımlar, ekip koordinasyonlu çalışmalar

 

 En ünlü eserleri (niteliksel olarak)

 

Süleymaniye Camii (İstanbul)

 

Şehzade Camii (İstanbul)

 

Selimiye Camii (Edirne – başyapıtı olarak kabul edilir)

 

Mehmed Paşa Sokolović Köprüsü (Vişegrad)

 

Mimar Sinan'ın (16. yüzyılın büyük Osmanlı mimarı) eserleri, özellikle sayı ve çeşitlilik açısından etkileyicidir.

 

Mimar Sinan'ın (16. yüzyılın büyük Osmanlı mimarı) eserleri, özellikle sayıları ve çeşitlilikleri bakımından etkileyicidir


Asr Süreis
Yayın: 08 Temmuz 2026 15:08:44 Düzenlenmedi

Asr Suresi’nin ilk iki ayeti çok kısa görünür ama insan hayatını sarsacak kadar derindir:


Bismillahirrahmanirrahim,

“Asra yemin olsun ki, insan gerçekten hüsrandadır.”


Burada Allah önce “asra” yemin ediyor. 

“Asr” kelimesi sadece vakit demek değildir... içinde hem zaman, hem çağ, hem de insan ömrünün akıp giden tarafı vardır. 


Yani ayet sanki bize şunu söyler:

“Bakıp da fark etmediğin en büyük sermayen zamandır.”


İnsan çoğu zaman malını kaybetmekten korkar, fırsatı kaçırmaktan korkar, bir şeyleri eksik yaşamaktan korkar... ama en büyük kaybın çoğu zaman farkına varmaz. 

Ömür gidiyordur sessizce, geri gelmeden, telafisiz şekilde.


Allah’ın zamana yemin etmesi çok manidardır... çünkü zaman, insanın içinde yaşadığı ama çoğu zaman kıymetini bilmediği ilahi bir aynadır... ve Allah, kıymetli şeylerin önemini insanlara anlatmak için yemin eder. 


İnsan o aynaya baktığında ne olduğunu görür: Ne ektiğini, neye dönüştüğünü, neyi boş yere tükettiğini ve neyi ebediyete taşıdığını.


Sonra ikinci ayet gelir:

“İnsan gerçekten hüsrandadır.”


Buradaki ifade çok güçlüdür. 

Sadece “zarar eder” demiyor... “Kesinlikle, derin bir kayıp içindedir” diyor.

“Hüsran”, sıradan bir kayıp değildir. Ticarette biraz zarar etmek gibi değildir.

Daha çok şu gibidir:

Elinde çok kıymetli bir hazine varken, onun değerini bilmeden onu yitirmek, hazinenin buhar olup yok olması.


İnsan neden hüsrandadır?

Çünkü: Ömrü tükenmektedir, gücü azalmaktadır, fırsatları kapanmaktadır, dünya geçmektedir, ahiret ve hesap yaklaşmaktadır... ve çoğu insan, ne için yaşadığını tam kavrayamadan yaşamaktadır.

Yani ayet, insanın iç kaybını haber verir. 


İnsan bazen çok şey kazanmış görünür ama aslında kaybetmektedir.


Parası artar ama huzuru azalır. İtibarı büyür ama kalbi kurur. Çevresi genişler ama iç dünyası boşalır. 

Yıllar su gibi akıp gider, sonunda günahıyla-sevabıyla başbaşa kalır.


İşte Asr Suresi’nin bu başlangıcı insanı silkeleyen bir uyarıdır:

“Ey insan, dikkat et. Sen zamanı tükettiğini sanıyorsun ama aslında zaman da seni tüketiyor.”


Bu iki ayet bize şunu öğretir:

İnsan bu dünyada nötr kalamaz. 

Ya kazanıyordur ya kaybediyordur.

Ya ömrünü hakikate çeviriyordur ya da ömrü elinden akıp gidiyordur. 

Ya akıntıya kapılmıştır ya da akıştadır.


Bu yüzden Asr Suresi’nin ilk iki ayeti bir hüzün değil, bir uyanış çağrısıdır.

Çünkü kayıpta olduğunu fark eden insan, kurtuluş yolunu aramaya başlar.

Fark etmeyen ise kaybı sadece dünya hayatı zanneder.

Peyk Sınıfı
Yayın: 17 Haziran 2026 18:19:27 Düzenlenmedi

OSMANLI'DA HABERLEŞME AMACIYLA KULLANILAN, GÜNDE 150 KM KOŞABİLEN ULAK/PEYK SINIFI:


Peyk kelimesini günümüzde "uydu" anlamında kullanılıyor ama asıl anlamı, bir başkasına bağımlı olan, onun peşinden gelen kimsedir...


Peyklerin kullanımı, Osmanlı’dan çok daha önce, büyük Selçuklu Devleti’nde Nizamülmülk döneminde başlatılmıştı. Büyük Selçuklu veziri Nizâmülmülk, Siyâsetnâme’sinde belli başlı yollara peykler koyup onlara aylık tahsisat tayin etmek gerektiğini, böyle yapıldığı takdirde uzak mesafedeki bir yerden bile haberin merkeze hızlı bir şekilde ulaşacağını söylemişti.


Edirne’de üç şerefeli Camii’nin külliyesinde Peykler Medresesi diye bir bina vardır. Osmanlı’da orduya alınan genç delikanlılar içinden atik, çevik ve hızlı koşabilenler, işte bu peykler medresesine kaydedilir, ulaklık-haberleşme işlerinde kullanılırlardı. Bu medrese Fatih sultan Mehmet Han tarafından kurulmuş, Osmanlı Devleti’nin ulak-haberleşme-resmi posta ihtiyacını karşılayacak bir kurumdu. İstanbul’un fethinden sonra, bugünkü Sultanahmet’te de bir peykhane kurulmuştu.


Osmanlı’da peykler öylesine hızlı koşuculardı ki, atlı tatarlardan bile daha çabuk haber getirip götürürlerdi. bu peykler, peykhanelerde çok özel eğitimlere tabi tutulurlardı. Mesela, çıplak ayakla kızgın kumlarda koşma antrenmanı yaptırılır, son derece zorlu eğitimini tamamlayıp peyk olmaya hak kazanan liyakatli bir peyk, günde 150 kilometre koşabilirdi. Eğitim sonunda ayak tabanları neredeyse bir at nalı gibi sertleşerek nasırlanır ve hissiz bir tabaka oluşurdu. Yalın ayak koşular, bu zorlu sürecin önemli bir parçasıydı. Bu müthiş koşucu peykler, yolda başlarına gelebilecek herhangi bir insan-haydut yahut vahşi hayvan saldırısından korunmak için teber adı verilen baltalardan taşırlardı.


Yine koşucu peyklerin kuşaklarında çıngıraklar vardı, bu çıngıraklar peyk koşarken ses çıkarır, kalabalık bir ortamda koşuyorsa, ahalinin ona yol vermesini sağlardı. Ayrıca yine bu çıngıraklar, peykin koşu temposu için önemliydi, çıngırakların çıkardığı ses, peykin koşu temposunu ayarlamasına yardımcı olurdu. Peykler ağızlarında delikli metal bir küre bulundurur, bu küre sayesinde solunumlarını düzenler, dalaklarının şişmesini önlerlerdi. Ayrıca yanlarında bir kesede akide şekeri veya badem şekeri taşırlar, bunları yiyerek enerjilerini korurlardı...


19. yüzyıla kadar peyk teşkilatı devam etmiş. Osmanlı’da resmi görevde kullanılan peykler 3 Mayıs 1829'da yayınlanan bir kanun hükmünde kararname ile kaldırılmıştır. Demiryollarının posta işlerinde kullanılmaya başlanmasıyla birlikte özel sektördeki peykçilik de son bulmuştur...

Mora Katliamı
Yayın: 06 Haziran 2026 15:24:10 Düzenlenmedi

1821 MORA KATLİAMI


1821 Mora Katliamı, Yunan Bağımsızlık Savaşı’nın ilk aylarında, Mora Yarımadası'nda (Peloponez) yaşayan Türk, Müslüman ve Yahudi nüfusa karşı gerçekleştirilen, tarih yazımında geniş yankı uyandırmış trajik bir şiddet silsilesidir. 1821 yılının ilkbaharında, Filiki Eterya örgütünün kışkırtmaları ve bağımsızlık idealiyle ayaklanan Yunan çeteleri, yarımadadaki Osmanlı egemenliğini sonlandırmak amacıyla sivil halkı hedef alan sistematik bir kıyıma girişmişlerdir. Bu olaylar, sadece siyasi bir isyan olmanın ötesine geçerek, bölgedeki demografik yapıyı kalıcı olarak değiştiren bir etnik temizlik hareketine dönüşmüştür.


Ayaklanma öncesinde Mora Yarımadası, yüzyıllardır Rumlar, Türkler, Arnavutlar ve Yahudilerin bir arada yaşadığı çok kültürlü bir demografik yapıya sahipti. Nüfusun büyük çoğunluğunu Ortodoks Rumlar oluştururken, yaklaşık 40.000 ila 50.000 civarında Türk ve binlerce Yahudi de bölgedeki şehir ve kasabalara dağılmış durumdaydı. 1821 Mart'ında isyanın patlak vermesiyle birlikte, savunmasız kalan sivil yerleşim yerleri aniden hedef haline gelmiş; Kalamata, Kalavrita ve Patras gibi merkezlerde başlayan ilk saldırılar, kısa sürede tüm yarımadaya yayılan bir şiddet dalgasına dönüşmüştür.


İsyanın ilerleyen haftalarında, Türk nüfus can güvenliği endişesiyle kıyı şeridindeki ve iç kesimlerdeki müstahkem kalelere sığınmaya çalışmıştır. Ancak Monemvasia (Menekşe) ve Navarin gibi kaleler, uzun süren kuşatmaların ardından açlık ve susuzluk nedeniyle teslim olmak zorunda kalmış; yapılan teslim antlaşmalarına ve can güvenliği garantilerine rağmen, dışarı çıkan sivillerin büyük bir kısmı katledilmiştir. Dönemin Batılı gözlemcileri ve tarihçileri, bu yerleşimlerde kadın, çocuk veya yaşlı ayrımı gözetilmeksizin gerçekleştirilen şiddet eylemlerinin, ayaklanmacıların anlık bir öfkesinden ziyade bilinçli bir yok etme stratejisinin parçası olduğunu vurgulamaktadır.


Bu sürecin en kanlı ve en bilinen dönüm noktası ise, Mora'daki Osmanlı idaresinin merkezi olan Tripoliçe (Tripolitsa) şehrinin düşüşüdür. Eylül 1821'de, Theodoros Kolokotronis komutasındaki Yunan kuvvetleri tarafından aylarca kuşatılan şehir, açlık ve hastalıkla boğuşan on binlerce sivilin sığınağı haline gelmişti. 23 Eylül 1821'de şehrin savunmasının çökmesiyle içeri giren isyancılar, üç gün boyunca süren ve İskoç tarihçi George Finlay'in de eserlerinde dehşetle aktardığı üzere, yaklaşık 10.000 ila 30.000 arasındaki Türk ve Yahudi'yi acımasızca katletmiş, sivil halkın mal varlıkları tamamen yağmalanmıştır.


Katliamların boyutları ve can kaybı rakamları, günümüz tarihçileri arasında çeşitli bilimsel tartışmalara konu olsa da, ortaya çıkan demografik yıkımın büyüklüğü konusunda tam bir mutabakat vardır. Justin McCarthy ve William St. Clair gibi önde gelen tarih ve demografi uzmanları, isyanın başından itibaren Mora'da yaşayan 40.000'den fazla Türk’ün ya öldürüldüğünü ya da bölgeden sürülerek mülteci konumuna düşürüldüğünü belirtmektedir. Bu süreç, Mora Yarımadası'ndaki Türk varlığının fiilen ve tamamen silinmesiyle sonuçlanmış, bölge homojen bir Rum nüfus yapısına bürünmüştür.


Bu trajik olayların arkasındaki temel motivasyonlar; dönemin yükselen milliyetçi ideolojisi, dini fanatizm ve siyasi intikam duygularının bir birleşimidir. Yunan bağımsızlık hareketi liderleri, bağımsız bir Yunanistan'ın kurulabilmesi ve olası bir Osmanlı geri dönüşünün engellenebilmesi için bölgedeki Türk nüfusun tamamen tasfiye edilmesini stratejik bir gereklilik olarak görmüşlerdir. Ek olarak, Ortodoks kilisesinin isyana verdiği ruhani destekle birlikte olayların halk tabanında bir "din savaşı" olarak algılanması, sivillere yönelik şiddetin isyancılar nezdinde meşrulaştırılmasında kritik bir rol oynamıştır.


Sonuç olarak, 1821 Mora Katliamı, Yunanistan'ın bağımsızlık sürecinin Batı kamuoyunda uzun süre gölgede kalmış, ancak tarihsel gerçeklik açısından büyük önem taşıyan en karanlık safhalarından biridir. 19. yüzyıl Avrupa'sında romantik bir "özgürlük mücadelesi" olarak yüceltilen bu isyan, tarafsız akademik araştırmaların ve birincil kaynakların incelenmesiyle, kitlesel bir kıyım gerçeğini de gün yüzüne çıkarmıştır.


Kaynaklar:


McCarthy, J. (1995). Death and Exile: The Ethnic Cleansing of Ottoman Muslims, 1821-1922. Darwin Press. (Mora'daki demografik değişim ve sivil kayıpların istatistiksel analizi).


St. Clair, W. (1972). That Greece Might Still Be Free: The Philhellenes in the War of Independence. Oxford University Press. (Avrupalı gözlemcilerin tanıklıkları ve katliamların Batı'daki yansımaları).


Finlay, G. (1861). History of the Greek Revolution (Cilt 1). William Blackwood and Sons. (Tripoliçe kuşatması ve isyanın askeri/sivil boyutlarına dair birincil elden tarihsel aktarımlar).


Jelavich, B. (1983). History of the Balkans: Eighteenth and Nineteenth Centuries. Cambridge University Press. (Balkanlardaki milliyetçilik hareketlerinin sivil çatışmalara etkisi).


Phillips, W. A. (1897). The War of Greek Independence, 1821 to 1833. Smith, Elder, & Company. (Mora'daki kalelerin düşüşü ve ardından yaşanan sivil kıyımların detayları).

Gelsinler...! Gelmesinler....!
Yayın: 04 Haziran 2026 17:11:34 Düzenleme: 04 Haziran 2026 17:24:48

Gelsinler...! Gelmesinler....!


Vatandaşın feryadı veya isteği, Yoksa kaybediyoruz


Ben değil 

Biz diyenler gelsin..

Bizden değil olgusunu bilmeyenler gelsin. 

Liyakat adalet gelsin.. 

Tanıdık oğul. Kız evlat yeğen akraba hemşeri vb gelmesin 

Hizmet ve hürmet etmek için 

Vatandaşın ve bütün seçmeninin hizmetinde olduğunu bilenler gösterebilecekler gelsin.. 

Boru paçalı dar ceketli askerliğini yapmamışlar 

aç kalmamışlar açık kalmamışlar 

yokluğu açlığı bilmeyenler gelmesin..

saygıyı hürmeti edep i adabı bilenler

Gösteriş için değil hizmet ve hürmet etmek dinlemek elinden gelenin en iyisini yapmak isteyen ve dava için 

çabalayanlar gelsin..

Gerçek dinî iman ı 

Doğruluğu hakkı hukuku 

insanı büyüğü küçüğü bilenler gelsin.. 

Avukat gelmesin 

Mütahit gelmesin 

İş adamı gelmesin 

Ama, bulunsun 

Mücahit savaşçı ilim irfan sahibi Mehmet amcam Ahmet abim Emine Ablam Zehra Teyzem gelsin.. 

Anadolum gelsin 

toprağım gelsin suyum gelsin aşım gelsin..

toprak kokan tezek kokan eller #gelsin .. 

Bir soğanı bir kuru ekmeği bir kap aşı paylaşmasını bilenler, gelsin.. 

Bir tencereden yemek yemeyi bilen aynı kaba kaşık sallayanlar gelsin.. 

Özüm sözüm kalbim yüreğim 

Canım cananım canlarım gelsin.. 

Büyüğünü gördüğünde edepten önünü ilik leyen elini öpmek için eline sarılan elinde sigara varsa saklayıp elinde saygıdan söndüren gelsin.. 

Dediğim gibi paraya değil bu toprağa aşık olanlar gelsin.. 


Değişsin tabi ki 

yeni baştan.

Ama 

-oturmasını -bilen

-Hürmet saygı gören

Elleri öpülesiler gelsin

yaşı başı yerinde tecrübe sahibi herkesin saygı duyduğu sevgi ile bakıp hürmet ettiği be gösterdiği ağır başlı mütevazi boru paçalı olmayan egosu tavan yapmayan vatandaşın içinden birileri gelsin 

Para hesabı iş hesabı menfaati vb beklentisi olanlar gelmesin olanları da göndersinler..

Vekil değil seçmenin üstünlüğünü vatandaşın değerini bilen ve hizmetinde olduğunu bilenler gelsin 

Küsenleri geri çağırsınlar Tekrar davet etsinler 

Oturup geçmişe geleceğe hasbihal etsinler 

Gelecek için el ele verip Memleketi Devleti Bayrağı Davayı ileriye taşısınlar. .

Yoksa kaybediyoruz. Bu yazımız bütün siyasi partiler için bir yol haritası vatandaşın beklentilerine cevap verenler kazançlı çıkar vesselam.

Aleaddin Keykubad
Yayın: 02 Haziran 2026 17:25:26 Düzenlenmedi

Vefâtının 789'uncu yıldönümünde, 10'uncu Anadolu Selçuklu hükümdârımız Sultan 1. Alaeddin Keykubad'ı (رحمة الله عليه) sevgi, hürmet ve rahmetle yâd ediyoruz. (31 Mayıs 1237) Mekânı Cennet, rûhu şâd olsun İnşâallâh...


SULTAN 1. ALÂEDDİN KEYKUBAD


Anadolu Selçukluları'nın 10'uncu hükümdarıdır. Çok zekî, çalışkan ve dindar birisiydi. Moğolların ve Haçlıların Anadolu'ya yaptıkları birçok akını püskürterek, Anadolu'daki Türk birliğinin korunmasına büyük yardımı oldu. Geniş kültürü, üstün siyâsî gücü ve samîmî îmânıyla bütünleştirdiği kişiliği sâyesinde, Anadolu Selçukluları'nın kendisinden çok sözü edilen bir sultânı oldu. İlim adamlarına saygısı ve onları koruma duygusu her zaman ön plânda oldu. Kayseri'de yaptırdığı Keykubâdiye Sarayı'nda, fırsat buldukça âlimleri toplar, onlarla uzun sohbetler ederdi. "Bir millete sultân olmak, onların sorumluluğunu, dünyâ ve âhıret sorumluluğunu onlarla paylaşmak demektir." diye düşünürdü.


Dönemin büyük âlimlerini ve din adamlarını Kayseri'ye getirterek, burasını büyük bir kültür merkezi hâline dönüştüren Alâeddin Keykubad, Türkçe'den başka, Arapça, Farsça ve Rumca'yı da biliyor ve bu dillerle konuşup yazabiliyordu.


Daha sağlığında iken kendisine "Dünyâ Sultânı" deniliyordu. Ona bu sıfatı, siyâsette, kültürde, ekonomide ve hukukta çok ileri noktada bulunmasından dolayı vermişlerdir.


VEFÂTI VE SONRASI


Moğol hükümdarlarının İslâm ülkelerine yapacakları akınları ilk sezen kişi oluşu ve bu konuda İslâm ülkeleri arasında ilk defâ Kayseri'de "Uluslararası Güçbirliği Konferansı"nı düzenlemesi, onun siyâsetteki ufkunu göstermesi bakımından önemlidir. Yine Alâeddin Keykubad, dünyâ târihinde ilk defâ denizlerde ve kendi topraklarında zarar gören tüccarın malını devlet tarafından ödedi. 31 Mayıs 1237 tarihinde, yâni Ramazan Bayramı’nın üçüncü günü Kayseri’de huzûrunda bulunan yabancı elçiler için büyük bir ziyâfet verdi. Sultan, düşüncelere dalmış gözlerle etrâfını seyrediyordu. Çâşnîgîr Nasireddîn Ali, içinde yeni kızartılmış tavuk bulunan bir tabak ile ansızın meclise geldi. Yere diz çöküp tavuğu bıçakla parçaladıktan sonra tabağı sultânın önüne koydu. Bu tavuktan birkaç lokma alan sultânın üzerine birden ağır bir sıkıntı bastı. Sultan zehirlenmişti. Meclisin ve ziyâfetin coşkulu havası birden mâteme dönüştü. Mecliste bulunanlar 

şaşkınlık içinde dağıldılar. Saray görevlileri, sultânı atına bindirip hemen Keykubâdiye Sarayı'na götürdüler. Burada kusmak sûretiyle birkaç kere içini boşattıysa da sultânın acısı ve sıkıntısı azalmadı; aksine gittikçe arttı. Artık acı gerçeği anlamış ve hayatından umudunu kesmiş olan Sultan Alâeddîn Keykubâd, komutan Celâleddîn Karatay’a;


-“Benim işim bitti. İyileşmekten ümîdimi kestim. Kemâleddîn Kamyar’ı çağır da ona vasiyetimi bildireyim” dedi. Karatay, Beylerbeyi Kemâleddîn Kamyar’ı çağırmak üzere birkaç has gulâm gönderdi. Fakat Kamyar’a haberin ulaşması ve kendisinin saraya gelmesi epey zaman almıştı. Daha doğrusu Kamyar geç kalmıştı. Bu arada zehir, sultânın bütün vücûdunu sarmıştı. Daha doğrusu zehrin etkisiyle vücûdu kasılmış ve dili tutulmuş olan sultan, konuşma yeteneğini de tamâmen yitirmiş bulunuyordu. Buna rağmen sultan, son bir gayretle, yâni işâret yoluyla Kamyar’a bir şeyler anlatmak istediyse de söyledikleri anlaşılamadı. Artık yapılacak bir şey kalmadığını gören Kemâleddîn Kamyar, endişeli bir vaziyette sarayı terk edip evine döndü. Sultan ise, birkaç saat ölümle pençeleştikten sonra gece yarısı hayâta gözlerini yumdu. Öldüğü sırada sultânın yanında, sâdece büyük komutanlardan Celâleddîn Karatay bulunuyordu. Diğer devlet adamları ve komutanlar ise, cinâyetle suçlanmak korkusuyla âdetâ ortadan kayboluvermişlerdi.  


Böyle durumlarda sultânın ölüm haberi, yeni sultânın tahta çıkmasına kadar bir süre sıkı bir şekilde gizli tutulurdu. Fakat bu defâ böyle olmadı. Aksine bu hususta sürpriz bir gelişme meydâna geldi: Başta Beylerbeyi Kemâleddîn Kamyar olmak üzere Hüsâmeddîn Kaymeri ve Kayır Han gibi büyük komutanların sultânın ölümünden henüz haberleri yoktu. Fakat nereden ve nasıl haber aldıkları bilinmemekle birlikte sabahın erken saatlerinde Şemseddîn Altunapa, Tâceddîn Pervâne, Üstâdüdâr Lala Cemâleddîn Ferruh, Sâdeddîn Köpek ve Gürcüoğlu Zahîreddîn gibi iktidar yetkisine sâhip büyük devlet adamları ve komutanlar Keykubâdiye Sarayı'nda birden toplanıvermişlerdi. Bu durum, âdetâ teşebbüslerinin sonucunu almak için bu devlet adamları ve komutanlar tarafından önceden tasarlanmış bir plan gibiydi. Üstelik bu devlet adamları ve komutanlarının hiçbirinin yüzünde ve hâlinde de, yapmacıktan bile olsa üzüntüden ve şaş- kınlıktan hiçbir eser yoktu. Hepsi, bu menfur cinâyeti, âdetâ normal ve beklenen bir ölüm gibi karşılamıştı.  

Devlet adamları ve komutanların bu toplantısında bir sürpriz de, tahta çıkarılacak melikin kim olacağı husûsunda yaşandı: Devlet adamları ve komutanlar, sultânın zehirlenmesi husûsu ve daha önce yeminle teyit ettikleri İzzeddîn Kılıç Arslan’ın veliahtlığı üzerinde hiç durmadılar. Bunlar, daha önce kendi aralarında âdetâ kararlaştırılmış gibi hep birlikte merhum sultânın Erzincan Melîk'i olarak tayin ettiği Gıyâseddîn Keyhüsrev’i tahta dâvet ettiler. Hâlbuki merhum sultânın veliaht tayin ettiği, bu hususta devlet adamları ve komutanlardan da birer birer bağlılık yemîni aldığı Melik İzzeddîn Kılıç Arslan’ın tahta dâvet edilmesi gerekiyordu. Zîrâ merhum sultan, siyâsî vasiyetnâme niteliğinde olan bu karârı ve uygulamasıyla, oğlu Kılıç Arslan’ın geleceği için sağlam bir hukûkî temel hazırlamıştı. Yemîni edenlere de vicdânî ve ahlâkî ağır bir sorumluluk ve görev yüklemişti. Fakat bu vicdânî ve ahlâkî görevin ve sorumluluğun yerine getirilmesi, yemîni edenlerin karakterine bağlıydı. Sultan Alâeddîn Keykubâd’ın cesedi, Kayseri’deki Keykubâdiye Sarayı'ndan alınarak, devlet ileri gelenleri ve ordu mensuplarının refâkâtinde, devletin merkezi (dârü’l-mülk=başkent) Konya’ya getirildi. Burada, bütün devlet adamlarının, ordu mensuplarının ve halkın katıldığı büyük ve görkemli bir devlet töreniyle, 4'üncü Anadolu Selçuklu Sultânı 1. Mesud (1116-1157) tarafından vaktiyle Alâeddîn tepesinde yaptırılmış olan ve “Kümbed-hâne” adıyla anılan anıt mezarda defnedildi. Sultan öldüğü sırada, hayâtının en olgun ve verimli çağında, yâni 45 yaşlarında bulunuyordu.


ALÂEDDİN KEYKUBAD’IN YAPTIRDIĞI ESERLER


Saltanatı boyunca inşâ ettirdiği ve çoğu günümüze kadar erişen eserler, idârî ve askerî bakımdan hem şahsına hem de devletine kazandırdığı prestij nedeniyle en ünlü Selçuklu Sultânı olarak biliniyor. Konya’daki Alâeddin Câmii, Niğde’deki Niğde Kalesi, Antalya’daki Yivli Minâre Câmii ve Beyşehir Kubâd-Âbad Sarayları yaptırdığı en önemli eserlerdir.

Alıntı

Halil Helvacı
Yayın: 26 Mayıs 2026 19:03:28 Düzenlenmedi

Halil Helvacı


1918-Çanakkale Gazisi Halil HELVACI

Halil Helvacı

1892 yılında Ezine’nin Geyikli Bucağı’nda doğan Halil HELVACI’nın askerliği Çanakkale Cephesi’nde başlamıştır ve Arabistan Cephesi’yle devam etmiştir. Üç sene Çanakkale Cephesi’nde bulunan 89 yaşındaki Halil HELVACI, anılarını şöyle anlatmıştır:

Çanakkale’de 27’nci Alay’daydım. Atatürk bizim paşamızdı. Üç sene Seddülbahir ve Arıburnu’nda çarpıştım. Bir keresinde üç gün hep süngü harbi yaptık düşmanla. Alaydan biz üç günün sonunda yedi kişi kalmışız. Sonra biz onar er verdiler bizi de çavuş yaptılar. Bir gün mevzilerden ateş ediyoruz, Arıburnu’nda düşmana doğru… Çekiyorum tetiği çekiyorum, çekiyorum, tüfek patlamıyor. Ateş etmiyor…

“Tüfek bozuldu herhalde”, dedim. Bir arkadaş vardı yanımda. Ona dedim:

– Bak hele, benim tüfek bozulmuş, ateşlemiyor.

Arkadaş bir baktı, benden yana.

– “Ne bozulmuşu, senin parmak gitmiş”, dedi.

Ben o zaman acısını duydum işte. Cız etti içim. Bir kurşun gelmiş tetiği çektiğim parmağı alıp götürmüş orta yerinden. Arabistan’a da gittim Kanal’a kadar. İngilizlerle savaştım. İki sene de Kanal Bölgesi’nde kaldım. Ana’da bulundum bir paşanın yanında tam dört sene, dokuz yılda geldim köyüme.[1]

Kaynak

[1]Cahit Önder, 7 Cephenin Gazileri Anlatıyor, Nesa Ofset Matbaacılık, İzmir, 2005, s.124

1918-Çanakkale Gazisi Halil HELVACI
Yayın: 26 Mayıs 2026 18:50:15 Düzenleme: 26 Mayıs 2026 19:04:38


 

Halil Helvacı 

1892 yılında Ezine’nin Geyikli Bucağı’nda doğan Halil HELVACI’nın askerliği Çanakkale Cephesi’nde başlamıştır ve Arabistan Cephesi’yle devam etmiştir. Üç sene Çanakkale Cephesi’nde bulunan 89 yaşındaki Halil HELVACI, anılarını şöyle anlatmıştır:

Çanakkale’de 27’nci Alay’daydım. Atatürk bizim paşamızdı. Üç sene Seddülbahir ve Arıburnu’nda çarpıştım. Bir keresinde üç gün hep süngü harbi yaptık düşmanla. Alaydan biz üç günün sonunda yedi kişi kalmışız. Sonra biz onar er verdiler bizi de çavuş yaptılar. Bir gün mevzilerden ateş ediyoruz, Arıburnu’nda düşmana doğru… Çekiyorum tetiği çekiyorum, çekiyorum, tüfek patlamıyor. Ateş etmiyor…

“Tüfek bozuldu herhalde”, dedim. Bir arkadaş vardı yanımda. Ona dedim:

– Bak hele, benim tüfek bozulmuş, ateşlemiyor.

Arkadaş bir baktı, benden yana.

– “Ne bozulmuşu, senin parmak gitmiş”, dedi.

Ben o zaman acısını duydum işte. Cız etti içim. Bir kurşun gelmiş tetiği çektiğim parmağı alıp götürmüş orta yerinden. Arabistan’a da gittim Kanal’a kadar. İngilizlerle savaştım. İki sene de Kanal Bölgesi’nde kaldım. Ana’da bulundum bir paşanın yanında tam dört sene, dokuz yılda geldim köyüme.[1]

Kaynak

[1]Cahit Önder, 7 Cephenin Gazileri Anlatıyor, Nesa Ofset Matbaacılık, İzmir, 2005, s.124

Tüm Köşe Yazarları



ALİ DUYSAK
DOSTLUK MASKE OLUNCA…
ASUDE FATMA ERBAŞ
Vatanın Öz Mayası: İrade ve Direniş
Atiye Danış
Çocukların Güvenliği Hepimizin Sorumluluğudur
AYFER KILIÇ
SEN GİDİNCE EŞİM ALİ KILIÇ,a
Ayfer Turan
Can da Sen Canan da
Emel Topal
YILLAR BEKLEMİYOR KİMSEYİ
FERDA NAYMAN
AKLIM ALMIYOR
Murat OKUDUCU
Her Koşulda Hamd Ermek...
Neval Kütük
Akif Manaf’a “Yemen-Türkiye Dostluk ve Barış Ödülü” Verildi
RAMAZAN GÜÇLÜ
BİLGİ EDİNMEDE DOĞRU VE SAĞLAM KAYNAKLARIN ÖNEMİ
Tandoğu Yazıcı
Gullebi Turan
Yukarı