İki nokta arasındaki mesafe miktarına uzunluk denir. En, boy ve yüksekliğin her biri birer uzunluktur ve bunlar aynı zamanda birer uzamsal boyuttur. Bu yazıda evrende karşılığı olan en küçük uzunluktan en büyük uzunluğa doğru bir yolculuk yapacağız. Bu yolculuk sırasında en küçük uzunluğun (mesafenin) ne kadar küçük olduğu, sonsuza kadar bölünüp bölünemeyeceği, yine en büyük uzunluğun (mesafenin) ne kadar büyük olduğu sonsuz büyüklükte olup olmadığı, hareket eden cisim veya enerji paketlerinin mesafelerin her bir noktasını mikro bazda nasıl geçtikleri, ortalama bir insan boyunun en küçük uzunluğa mı, yoksa en büyük uzunluğa mı daha yakın olduğu, uzunlukların evrensel işleyiş üzerindeki rolünün ne olduğu gibi soruların cevaplarını da irdelemiş olacağız. Uzunluk (uzay), evrenin madde, enerji, zaman ve bilgi olmak üzere beş temel envanterinden birini oluşturuyor. Üç boyut üzerinde hız ve hareketin, dolayısıyla zamanın akmasına ortam ve olanak sağlayan temel bir varlıktır. Uzunluk aynı zamanda evrende bulunan her türlü şeklin oluşum kaynağıdır. Eğer uzunluk (mesafe) olmasaydı, bedenimizin şekli, yüzümüzün şekli, göz, kaş ve diğer organlarımızın şekli ve oranları oluşamayacaktı. Aynı şekilde hiçbir eşya, nesne veya cisim olmayacaktı. Rüzagar, sıvı ve diğer cisimlerin hareketi söz konusu olmayacak, zaman dahil hiçbir şey akmayacak ve hareket edemeyecekti. Yazı yazamayacaktık, harfler, mısralar ve metinler olmayacaktı.
Evrende bulunan en küçük uzunluk bir metrenin on üzeri 35’te biridir. Buna “Planck uzunluğu” adı verilir. Bu uzunluğun ne kadar küçük olduğunu daha iyi algılamak için bunu birkaç farklı şekilde ifade etmek gerekiyor. Bir metreyi bin eşit parçaya bölerseniz bir milimetreyi (mm) elde edersiniz. Bir milimetrenin mesafe miktarına aşağı yukarı herkes tanıklık etmiştir. Bu, yaklaşık olarak bir banka kartının kalınlığı kadar olan bir uzunluktur. Eğer bir milimetreyi de bin eşit parçaya bölerseniz mikrometreyi (µm) elde edersiniz. Bir mikrometre, bir saç teli kalınlığının yaklaşık yüzde biri kadar olan bir küçüklüktür. Bu mikro uzunluğu da bin eşit parçaya bölerseniz bir nanometreyi (nm) elde edersiniz. Bir nanometre gözle, büyüteçle veya normal mikroskopla görülemeyecek kadar küçüktür. Bir nanometreyi de bin eşit parçaya böldüğünüzde bir pikometreyi (pm) elde edersiniz. Pikometre atomların çapının ölçülmesinde kullanılır. Öyle ki bu uzunluk Helyum atomunun çapından 49 kat daha küçüktür. Bir pikometreyi de bin eşit parçaya böldüğünüzde bir femtometreyi (fm) elde edersiniz. Femtometre atom çekirdeğinde bulunan nötron ve protonların çapının ölçülmesinde kullanılan bir birimdir ve bir metrenin katrilyonda biri kadar olan bir uzunluğu ifade eder. Bir femtometreyi de bin eşit parçaya böldüğünüzde bir attometreyi (am) elde edersiniz. Attometre elektron ve kuark gibi atom altı parçacıkların boyutlarının ölçülmesinde kullanılır. Attometreyi bin eşit parçaya böldüğünüzde zeptometreyi (zm), zeptometreyi de bin eşit parçaya böldüğünüzde yoktometreyi (ym) elde edersiniz. Yoktometre, nötrinoların boyutlarının belirlenmesinde ve kuantum mekaniğinde kullanılan bir birimdir ve bir metrenin septilyonda biri kadar olan bir uzunluktur. Yani bir metrenin yüz milyon defa yüz katrilyonda birini ifade eder. Fakat buna rağmen Planck uzunluğuna ulaşmamız için küçüklüğe doğru daha çok yol almamız gerekiyor. Yani bir yoktometreyi 62 milyar eşit parçaya bölmemiz gerekiyor ki bir Planck uzunluğunu elde etmiş olalım. Böylece bir Planck uzunluğu bir metrenin yüz katrilyon defa yüz katrilyonda birini ifade eder. Planck uzunluğu bir metrenin 10 000 000 000 000 000 000 000 000 000 000 000’de biri kadardır. Bu uzunluk Ünlü Alman fizikçi ve Nobel Fizik Ödülü sahibi aynı zamanda Kuantum mekaniğinin kurucusu olan Max Planck tarafından 1899 yılında geliştirilen ve Planck Sabiti olarak isimlendirilen formülden elde edildi. Planck Sabiti, ışığın uzay boşluğundaki hız değişmezliği gibi Evrenin temel sabitlerinden biridir. Planck uzunluğu daha küçük dilimlere bölünemez. Bu uzunluğun yarısı veya alt kesirleri yoktur. Evrendeki en küçük uzunluğun son sınırdır. Planck uzunluğunun alt kesirleri olmadığı için bir parçacığın bu uzunluğu geçerken önce bir kısmını, sonra yarısını daha sonra da tamamını geçmek gibi bir şansı yoktur. Planck uzunluğunun kesirleri olmadığı ve bölünemeyen tek parça bir uzunluk olduğu için bunu geçecek olan bir parçacık sıçramak zorundadır. Buradaki sıçrama eylemi, bildiğimiz anlamda dereyi sıçramak gibi bir sıçrama eylemi değil bir kuantum sıçraması olayıdır. Dereyi geçen kişi ister dereyi yürüyerek geçsin ister yüzerek geçsin, ister atlayarak geçsin, ister bir araçla geçsin, ister uçarak geçsin sonuçta uzayın içinde bir yol alıyor ve bu yolu alırken önce derenin bir kısmını, sonra yarısını daha sonra da tamamını geçmek zorundadır. Başka bir ifade ile deredeki mesafenin her noktasına uğramak zorundadır. Fakat herhangi bir mesafeyi geçmede hangi yöntem kullanılırsa kullanılsın Planck uzunluğu söz konusu olduğunda geçilmesi gereken mesafenin bir kısmı veya yarısı diye bir şey yoktur. Bu yüzden Palnck uzunluğu mesafesini yürümek veya atlamak mümkün değildir. Çünkü her iki durumda Planck uzunluğu üzerinde alınan bir yol (mesafe) vardır ve bu yolun kesirleri veya yarısı olmadığından üzerinden geçilmesi olanaksızdır. Eğer Planck uzunluğu bölünebilseydi, hızı ne olursa olsun bir cismin herhangi bir mesafeyi geçmesi için sonsuz kadar zamana ihtiyacı olacaktı. Çünkü bu cisim önce söz konusu mesafenin yarısına, daha sonra kalan kısmın yarısına, sonra diğer kalanın yarısına ulaşması ve sonsuza kadar uzanan bu “kalanların” yarısını geçmesi gerekecekti. Bu sonsuzluk, mikro veya makro düzeyde bütün mesafeler için geçerli olacaktı. Bu da evrende hiçbir şeyin hareket etmemesi gerektiği gibi bir sonuca götürecekti. Evrendeki mesafelerin tamamı sıralı Planck uzunluklarından oluşan bir dokudur. Bu yüzden evrende hareket eden her madde veya enerji parçası yol alırken mutlaka Planck uzunluklarını tek tek geçmek zorundadır. Fakat Planck sabitine göre hiçbir parçacık uzayda bir yol alarak hiçbir şekilde bir Planck uzunluğunun karşı tarafına geçemez. Bu da yine evrende hiçbir şeyin hareket etmemesi gerektiği sonucunu doğuruyor. İşte paradoks gibi görünen bu sorunu kuantum sıçraması çözüyor. Kuantum sıçraması şöyle işliyor: Hareket eden bir parçacık Planck uzunluğunun eşiğine geldiğinde orada önce yok oluyor, sonra Planck uzunluğunun karşı tarafında tekrar var oluyor. Böylece bu uzunluğu geçerken herhangi bir yol (mesafe) almıyor ve Planck uzunluğunu bölmek gibi bir olanaksızlıkla karşı karşıya gelmeden karşıya geçiyor. Nitekim elektronlar yörünge değiştirirken de aynı yöntemi izliyor. Burada henüz cevaplandırılmamış bir takım sorular da var: Yok olan parçacık kendi enerjisiyle kendini yok ediyorsa sonra hangi enerji ile kendini tekrar var edebiliyor? İkincisi; var olması gereken yeri nasıl garanti edebiliyor? Kendinden hemen önce başka bir parçacık orada var olursa henüz yoklukta olan ilk parçacık bu durumda ne yapacak? Bazı bilim insanları yok olan parçacık, yok olmadan hemen önce gelecekten enerji ödünç aldığını ve bu ödünç enerjiyle tekrar var olduğunu, var olduktan sonra da aldığı ödünç enerjiyi iade ettiğini öne sürmüştür. Yine bir teoriye göre bir parçacık Planck uzunluğunun önünde yok olduğu andan itibaren evrendeki bütün atom altı parçacıkların bundan eş zamanlı olarak haberdar oldukları ve bu parçacığın var olacağı yere başka hiçbir parçacığın orada bulunmayacağı yönünde garanti veren bir sistem işlemektedir. Bazı bilim insanları da elektron ve benzeri atom altı parçacıkların bilinç ve irade sahibi olabileceklerini iddia etmişlerdir. Çoğunlukla alışageldiğimiz ve deneyimlediğimiz algılara ters, fakat büyük ölçüde deney ve matematiksel formüllerle doğruluğu kanıtlanmış olan kuantum mekaniği; algılanması, anlaşılması ve anlatılması en zor olan bilimdir. Bu nedenle Planck uzunluğu ölçeğinde gerçekleşen olgu ve olaylar ancak kuantum mekaniği ile açıklanabilir. Ne var ki kuantum mekaniğindeki işleyişi mevcut deneyimlerimizle algılamak son derece güçtür. Planck uzunluğunun bölünmezliği ve kuantum sıçraması; evrende bulunan bütün her şeyin en küçük zaman dilimi içinde sürekli olarak yok olup tekrar var oldukları gibi bir sonucu doğuruyor. Ancak bu yok oluş ve var oluşlar o kadar küçük bir zaman diliminde gerçekleşiyor ki canlılar yok olup tekrar var olmaktan kaynaklı olarak ölmüyor ve bunu hiçbir şekilde hissetmiyorlar. Eğer bütün her şey anlık olarak yok olup tekrar var olmasaydı hiçbir şeyin hareket etmemesi gerekecekti. Halbuki evrende hareketsiz olan hiçbir şey yoktur ve her şey her an bir mesafeyi kat etmektedir.
Buraya kadar anlatılanlar uzunluğun (mesafenin) Evren içindeki nihai en küçük dilimiydi. Öyle ki bu en küçük uzunluk parçası ne teoride ne de pratikte bir daha bölünemez. Hangi yönde olursa olsun, ister madde üzerinde ister uzay boşluğunda ya da mikro veya makro ölçekte olsun evrendeki bütün mesafeler Planck uzunluklarından oluşmaktadır. Evrenimiz 13,8 milyar yıl önce Big Bang (Büyük Patlama) olayı ile birlikte ilk var olacağı zaman hacmi (çapı) henüz sıfırdı. Tekillik (Varlıkla yokluğun teğet anı) anında ise çapı bir Planck uzunluğu kadardı. Bu uzunluk evrende yaratılan ilk ve en küçük mesafe dilimiydi. Daha sonra mikro saniyeler içinde evren devasa bir hızla genişledi ve 13,8 milyar yıl boyunca genişleyerek ve bir çok aşamadan geçerek bu günkü halini aldı. Peki evren ne kadar genişledi ve bu günkü çapı ne kadardır? Yani evrenin en büyük uzunluğu ne kadardır?
Planck uzunluğundan yola çıkarak evrendeki en büyük uzunluğa (mesafeye) doğru yol alırken şunu belirtmekte fayda var. Bu yolculuğu yaparken evrenin içindeki olası bütün yolları geçmek ve bunu sonsuza kadar tekrar ederek sürdürmek sonsuz bir uzunluğu ifade edecektir. Ancak bu uzunluk evrende karşılığı olan bir uzunluk olmayacaktır. Bu yüzden evrende karşılığı olan spesifik en büyük uzunluğu hedef almamız gerekiyor. Evrendeki en küçük uzunluk ile en büyük uzunluğu karşılaştırırken bu farkı algılamak ve bu algıyı hafızamızda canlandırarak yapmak olanaklı değildir. Çünkü tüm insanların yaşamsal deneyimi bunun için yeterli değildir. Hiçbir insan, Planck uzunluğuna şahit olacak kadar küçülmemiş ve hiçbir insan Dünya ve Ay arası yaptığı yolculuğun dışında hiçbir gök cismine yolculuk yapmamıştır. Bu yüzden insanlar aşırı küçük ve aşırı büyüklükleri hafızasında canlandıramaz. İnsanlar en fazla mikrometre ve birkaç bin kilometreyi hafızasında canlandırabilir. Bu yüzden en küçük uzunluktan en büyük uzunluğa yolculuk yaparken ardışık kıyaslamalar yapmak kısmen de olsa algılamayı kolaylaştıracaktır. Bunu yaparken Saatte 692.000 km gibi devasa bir hızla giden Parker Güneş Sondası (Parker Solar Probe ) gibi bir uzay aracını kullanacağız. Parker Güneş Sondası bu güne kadar geliştirilen en hızlı uzay aracıdır. Fakat Planck uzunluğundan bir metreye doğru yola çıkarken uyumluluğu sağlamak için insanları ve uzay aracımızı da bu oranlara yakın ölçüde küçültüyoruz. Aynı şekilde Planck uzunluğunun bir metreye olan oranı ölçüsünde saatte 692.000 km hızla giden uzay aracımızın hızını da bu orana göre düşürüyoruz. Böylece bu mikro insanların geliştirmiş olduğu en hızlı uzay aracını kullanmış olacağız.
Şimdi ilk Plank uzunluğundan yola çıkıp yolculuğa başlıyoruz. İlk hedefimiz yoktometre mesafesini aşmaktır. Bunun için önümüzde aşılması gereken tam 62 milyar Planck uzunluğu vardır. Uzay aracımız belirtilen hız oranında her bir Planck uzunluğunu 0,00084 saniyede geçiyor. Böylece 1 yıl 238 günlük bir yolculuğun ardından yoktometre mesafesini geçiyoruz. İkinci hedefimiz Zeptometre mesafesini aşmaktır. Önümüzde tam bin adet yoktometre mesafesi bulunuyor. Yani geldiğimiz yolun bin katı daha yol almamız gerekiyor. Bunun için de yaklaşık 1.652 yıl daha yolculuk yapmamız gerekecek. 1.652 yıl yolculuk yaptıktan sonra Zeptometrenin sonuna ve attometrenin başına gelmiş oluyoruz. Üçüncü hedefimiz attometreyi aşmaktır. Bunun için de zeptometrenin bin katı daha yol gitmemiz gerekiyor. Yani tam 1.652.000 yıl daha yolculuk yapmamız gerekecek. Nihayet 1.652.000 yıl yolculuk yapıyoruz ve attometrenin sonuna, femtometrenin de başına varmış oluyoruz. Dördüncü hedefimiz femtometreyi aşmaktır. Bunu aşmak için de önümüzde femtometrenin bin katı yol var. Bu yolu gitmemiz için de tam 1.652.000.000 yıla ihtiyacımız var. Bu uzun yola girdikten sonra devam edip 1.652.000.000 (1 milyar 652 milyon yıl) yıl yolculuk yapıyoruz ve femtometrenin sonuna, pikometrenin başına varıyoruz. Beşinci hedefimiz pikometreyi aşmaktır. Ancak pikometre de femtometrenin bin katı kadar bir mesafeyi ifade ediyor. Bu yolu aşmamız için de 1.652.000.000.000 yıl (1 trilyon 652 milyar yıl) yolculuk yapıyoruz. Böylece pikometrenin sonuna ve nanonetrenin başına varıyoruz. Altıncı hedefimiz nanometreyi aşmaktır. Nanometre de pikometrenin bin katı kadar uzun bir mesafedir ve bu mesafeyi aşmamız için 1.652.000.000.000.000 yıl (1 katrilyon 652 trilyon yıl) daha yolculuk yapmamız gerekecek. Bu mesafeyi de aştıktan sonra nanometrenin sonuna ve mikrometrenin başına varıyoruz. Yedinci hedefimiz ise mikrometreyi aşmaktır. Mikrometreyi aşmamız için bu defa nanometrenin bin katı daha yol gitmemiz gerekecek. Bu yolu aşmak için de 1.652.000.000.000.000.000 yıl (1 kentilyon 652 katrilyon yıl) yol gidiyoruz. Böylece mikrometrenin sonuna ve milimetrenin başına varıyoruz. Sekizinci hedefimiz ise milimetreyi geçmektir. Fakat milimetreyi geçmek için de mikrometrenin bin katı daha yolculuk yapmamız gerekecek. Bunun için de 1.652.000.000.000.000.000.000 yıl (1 sekstilyon 652 kentilyon yıl) yolculuk yaparak milimetrenin sonuna ve metrenin başına varmış oluyoruz. Dokuzuncu hedefimiz ise koskoca metreyi aşmaktır. Bir metre yol gitmemiz için ise tam 1.652.000.000.000.000.000.000.000 yıl (1 septilyon 652 sekstilyon yıl) daha yol gitmemiz gerekiyor. Nihayet bu yolu da aşıp metrenin sonuna varıyoruz ve artık uzun, çok uzun bir dinlenmeyi hak ediyoruz. Biz birbirinden ayrı toplam; 1 Planck uzunluğu + 1 yoktometre + 1 zeptometre + 1 attometre + 1 femtometre + 1 pikometre + 1 nanometre + 1 mikrometre + 1 milimetre + 1 metre yol gittik. Geçtiğimiz diğer uzunlukların haricinde sadece bir metrenin başından sonuna gitmemiz tam 1 septilyon 652 sekstilyon yıl aldı. Bu da bir metreye göre Planck uzunluğunun ne kadar küçük olduğunu algılamamıza yardımcı olacak. Başka bir ifade ile Planck uzunluğuna göre bir metrenin ne kadar akıl almaz bir uzunluk olduğu daha iyi anlaşılmış olacak.
Yeteri kadar dinlendiysek şimdi de metreden daha uzun mesafelere doğru yolculuk yapabiliriz. Fakat bu yolculuğa mikro düzeyde bir insan, mikro düzeyde bir uzay aracı ve metre yolculuğunu yaparken kullandığımız hız limitiyle başlayamayız. Normal insan boyutunda, kendi ölçeğindeki normal Parker Güneş Sondası klasındaki bir uzay aracı ve saatte 692.000 km hız yaparak yola çıkmamız gerekiyor. Bu koşullarla birinci hedefimiz 1 kilometreyi geçmektir. 1 kilometreyi saniyenin 192’de biri kadar kısa bir sürede geçiyoruz. İkinci hedefimiz 10 kilometreyi geçmektir. Bu hedefi de 0,052 saniyede geçiyoruz. Üçüncü hedefimiz 1.000 kilometreyi geçmektir. Bunu da 5.2 saniyede geçiyoruz. Görüldüğü gibi bin kilometreyi 5,2 saniyede geçecek kadar yüksek bir hızla gidiyoruz. Çünkü önümüzde geçmemiz gereken çok devasa mesafeler var. Dördüncü hedefimiz Dünyanın çapını (12.742 km) geçmektir. Bu hedefi de 1,1 dakikada geçiyoruz. Beşinci hedefimiz Dünyanın etrafında bir tur dönmektir. (40.000 km) Bunu da 3 dakika 28 saniyede geçiyoruz. Dünyada bundan daha uzun bir mesafe olmadığı için şimdi de yönümüzü Ay’a çeviriyoruz ve altıncı hedefimiz Ay’a ulaşmaktır. (384.400 km) Hızımız o kadar yüksektir ki Ay’a varmamız sadece 33 dakikamızı alıyor. Tekrar Dünya’ya geri gelip bu defa yönümüzü Güneş’e çeviriyoruz. Yedinci hedefimiz Güneş’e ulaşmaktır. (149,6 milyon km) Bu hedefe de yaklaşık 3 günde ulaşıyoruz. (Eğer uçakla gidecek olsaydık ancak 284 gün sonra Güneş’e varabilecektik) Güneşe giderken yeni bir uzunluk birimini kullanıyoruz. Dünya ile Güneş arasındaki 149,6 milyon kilometrelik mesafeye 1 Astronomik birim deniliyor. Şimdi de sekizinci hedef olarak yerel gezegenler içinde Güneş’ten en uzak cüce gezegen olan Plüton’a doğru yol alıyoruz. (18 milyar km) Bu hedefimize de yaklaşık 3 yıl sonra ulaşıyoruz. Dokuzuncu hedefimiz Oort Bulutu’nun da dahil olduğu Güneş sistemimizin çapını baştan sona geçmektir. Güneş Sisteminin çapı o kadar büyük bir mesafedir ki burada ışık yılı adıyla yeni bir uzunluk birimi daha görev alacak. Bir ışık yılı; saniyede 300 bin km hızla giden ışığın bir yılda aldığı mesafe miktarıdır. Bunun da kilometre cinsinden karşılığı 9,46 trilyon kilometredir. Güneş sistemimizin çapı yaklaşık 2 ışık yılı, yani 18,92 trilyon kilometredir. Biz de ışık hızında gidemediğimiz için saatte 692.000 km’lik hızıyla yol alan uzay aracımızla bu mesafeyi aşmaya çalışıyoruz. Bunun için de tam 3.121 yıl yolculuk yaparak Güneş sistemimizi terk ediyoruz. Onuncu hedefimiz ise Güneşimize en yakın komşu yıldız olan Proxima Centauri’ye gitmektir. Bize en yakın bu komşu yıldızın bizden uzaklığı ise 4,24 ışık yılıdır. (40 trilyon km) Komşumuz olan bu en yakın yıldıza ulaşmak için de 6.706.072 yıl yolculuk yapıyoruz ve nihayet Proxima Centauri’ye varıyoruz. On birinci hedefimiz ise bir disk şeklinde bulunan ve içinde Güneş sistemimiz ile Proxima Centauri’nin de yer aldığı galaksimiz Samanyolu’nun kalınlığını geçmektir. Galaksimizin kalınlığı bin ışık yılı mesafededir. (9,46 katrilyon km) Bu kalınlığı geçmemiz ise 1,56 milyar yılımızı alıyor. On ikinci hedefimiz ise Samanyolu Galaksisinin çapını geçmektir. Samanyolu Galaksisinin çapı 100 bin ışık yılıdır.(946 katrilyon km) Galaksimizin çapını geçmek ise 156 milyar yılımızı alıyor. Bu da evrenimizin toplam yaşının 11 katından daha fazla bir süreye karşılık geliyor. On üçüncü hedefimiz, bize en yakın komşu galaksi Andromeda’ya varmaktır. Andromeda bizden 2,5 milyon ışık yılı uzaktadır.(23.650 katrilyon kilometre) Bize en yakın olan bu galaksiye varmak için de 3,9 trilyon yıl yolculuk yapmamız gerekiyor. Nihayet saatte 692.000 km hızımıza rağmen 3,9 trilyon yıl yolculuk yaparak ancak bize en yakın komşu galaksiye ulaşıyoruz. On dördüncü hedefimiz; içinde Samanyolu ve Andromeda galaksilerin de yer aldığı Yerel Grup Galaksi Kümesinin çapını geçmektir. Yerel Grubun çapı 10 milyon ışık yılıdır. (94,6 katrilyon km) Bunu geçmek için de 15,6 trilyon yıl yolculuk yapıyoruz. On beşinci hedefimiz evrenin en büyük uzay boşluğu olan 2 milyar ışık yılı çapındaki KBC (Keenan-Barger-Cowie) boşluğunu geçmektir. (1,9 sekstilyon km) Bunun için de 3,1 katrilyon yıl yolculuk yapıyoruz. On altıncı hedefimiz ise Görünür evrenin en büyük ve en ağır yapısı olan Herkül-Kuzeytacı Büyük Duvarı'nın (Hercules-Corona Borealis Great Wall) uzunluğunu geçmektir. Bu duvar; galaksi, toz ve gaz bulutları ile karanlık maddenin kütle çekim ağlarıyla birbirine bağlandığı ve görünür evren çapının yaklaşık yüzde 11’ini oluşturduğu bir yapıdır. Bu duvarın uzunluğu 10 milyar ışık yılıdır. (9 sekstilyon 607 katrilyon km) Bunun için de 13 katrilyon yıl yolculuk yapmamız gerekecek. Son olarak on yedinci hedefimiz görünür evrenin çapını boydan boya geçmektir. Görünür evrenin çapı 93 milyar ışık yılıdır. (89 bin septilyon km). Evrenin bu en uzun mesafesini geçmek için de 121 katrilyon yıl yolculuk yapıyoruz.
En küçük mesafe ile en büyük mesafe insan boyuna göre oranlandığında 1,7 m boyunda olan bir insanın boy uzunluğunun içine 10.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000 (on desilyon) adet Planck uzunluğu sığarken evrenin çapının içine sadece 1.000.000.000.000.000.000.000.000 (bir septilyon) adet 1,7 m boyunda insan sığar. Yani logaritmik ölçekte insanın boyu evrenin çapına göre Planck uzunluğuna daha çok uzaktır. Başka bir ifadeyle insanın boyu Planck uzunluğuna göre evrenin çapına daha çok yakındır. Evrende insan boyu gibi küçük bir uzunluk bile baz alındığında küçüklüğün büyüklük miktarı, büyüklüğün büyüklük miktarından daha fazladır.
Uzunluğun mikro tarafının ucu kapalı, makro tarafının ucu açıktır. Yani ne yaparsak yapalım Planck uzunluğundan daha küçük bir uzunluğu elde edemeyiz. Uzunlukta küçüklüğe doğru yol alırken; Planck uzunluğu, mesafenin son bulduğu en küçük uzunluk birimdir. Fakat uzunluğun makro tarafında sabit bir sınır bulunmuyor. Çünkü evren sürekli genişliyor ve evrenin çapı da bu oranda büyüyor. Genişleme evrenin her yerinde aynı değildir. En uzakta olan galaksiler beridekilere göre daha büyük bir hızla uzaklaşıyor ve mesafe arttıkça hızın büyüklüğü de artıyor. Böylece uzayın en uzak mesafelerinde genişleme hızı ışık hızından daha yüksek gerçekleşiyor. Hubble sabitine göre birbirinden 3.26 milyon ışık yılı mesafede bulunan iki galaksinin birbirinden uzaklaşma hızı yaklaşık olarak saniyede 67-74 kilometre olarak gerçekleşiyor. Işığı bize ulaşan en uzaktaki galaksiler itibariyle evrenin çapı 93 milyar ışık yılıdır. Buna görünür evren denir. Fakat evren, ışık hızından daha hızlı genişlediği için ışığı bize ulaşmayan ve hiçbir zaman ulaşmayacak olan gök cisimleri de bulunuyor. Bu da toplam evrenin sınırdır. Ancak bu sınırın görünür evrenden ne kadar büyük olduğu tam olarak bilinmiyor. Yapılan tahminlere göre toplam evrenin çapı görünür evrenin çapından en az 250 kat daha büyüktür. Fakat kozmik enflasyon hesaplamalarına göre evrenimizin çapı görünür evrenin çapından 10 üzeri 23 kat (yüz sekstilyon kat) daha büyüktür. Alberta Üniversitesi Teorik Fizik Enstitüsü Profesörü Don Page tarafından yapılan hesaplamaya göre ise toplam evrenin çapı; 10 üzeri 10 üzeri 10 üzeri 122 magaparsek genişliğindedir. (Bir megaparsek; 3,26 milyon ışık yılıdır ve bir megaparsek yaklaşık 31 kentilyon kilometreye karşılık gelmektedir) Eğer toplam evrenin çapı bu kadarsa, evrenin genişlemesi de ışık hızından daha yüksek olduğu için ne kadar zaman geçerse geçsin sonsuza kadar toplam evrenin çapını aşmak mümkün olmayacaktır. Bu yüzden yolculuğumuzu görünür evrenin çapıyla sonlandırıyoruz.
Z. Abidin TOPRAK
İlk gün gibi aklıma
Düşer sesin selamın
Gönül duvarlarıma
Değip durur kelamın
Yıllardır hayalime
Düşer yüzün, yanağın
Gün olur leyalime
Müjde olur dudağın
Bir zamanlar seninle
Maviliği toplardık
Sesinle gülüşünle
Zeminlerden kopardık
Geceyi uyuturdum
Yalnız kalalım diye
Sabahı unuturdum
Bakmaktan gözlerine
Anılar evre evre
Bir durur bir çiseler
Bir kapı bir pencere
Yine seni yeniler
İşte öyle bir sızı
Her gün yakar da geçmez
Ne kışı var ne yazı
Belli bir vakti seçmez
Bu nasıl cevrü cefa
Sensiz sessiz çoğalan
Görmek için bir defa
Kesintisiz dağlayan?
Z. Abidin Toprak
Gece gökyüzüne bakarken sayısız yıldızın, içinde asılı durduğu sınırı belirsiz devasa bir uzay boşluğunu görürüz. Gündüz vakti bakarken de bu yıldızların görünmediği, göğün de mavi olduğunu görürüz. Aslında uzay karanlıktır, gündüz vakti mavi görmemizin sebebi, Rayleigh saçılmasıdır. Rayleigh saçılımı; Güneşten gelen ışığın atmosferdeki mikro parçacıklara çarparak dalga boylarına göre saçılmasıdır. Mavi rengin dalga boyu diğer renklere göre daha kısa olduğu için bu rengin saçılımı daha fazladır. Bu yüzden gökyüzünü mavi olarak görürüz. Nitekim atmosferin dışına çıktığımızda yahut Ay gibi atmosferi olmayan bir gök cisminde gündüz de olsa gökyüzü karanlık görünecektir. Bu devasa karanlık boşluğun (gök/uzay) sabit olup olmadığı, genişleyip genişlemediği veya küçülüp küçülmediği yahut çapının ne kadar olduğu yönünde 20. yüzyıla gelinceye kadar binlerce yıl yeteri kadar önemsenmemiş, merak edilmemiş, bu yüzden de ciddi bir araştırma yapılmamıştı. Eğer evren (uzay boşluğu ve içindeki her şey) genişliyorsa bu genişleme nasıl saptandı, hangi hızlarda genişliyor, genişleme lokal düzeyde mi, evrensel ölçekte mi, bunun görünür ve görünmez sonuçları nelerdir? Yine eğer evren genişliyorsa bu saptama, bize evrenin ne zaman ve nasıl yaratıldığı, hangi aşamalardan geçerek bu güne gelindiği ve bundan sonra hangi aşamaları izleyeceği hakkında ne gibi bilgiler sağlayacaktır?
Şöyle bir senaryoyla başlayabiliriz: Bir pazar sabahı koltuğunuza yan uzanmış sehpadan kahvenizi yudumluyorsunuz. Ancak birazdan sıra dışı bir olay gerçekleşecek. Elinizi tekrar fincana uzattığınızda fincanınızın bir tas kadar büyüdüğünü görüyorsunuz. Büyük bir şaşkınlıkla elinizi çekip fincana odaklanıyorsunuz. Şaşkınlığınız her saniye artmaktadır, çünkü fincan her saniye düzenli bir şekilde büyümektedir. Bir tencere kadar, daha sonra büyükçe bir kazan kadar ve ardından bir araba kadar büyümekte olduğunu fark ediyorsunuz.
Böyle bir olayla karşılaşsaydınız ne yapardınız? Herhalde ilkin korku ve şaşkınlık içinde aceleyle evi terk ederdiniz. Daha sonra bu durumu önce kime bildirmeniz gerektiğinin telaşını yaşardınız. Belediyeye mi, itfaiyeye mi, polise mi, bir sağlık merkezine mi, bir haber merkezine mi, komşu veya arkadaşlarınıza mı? Zaten arayacaklarınızdan hiç kimse size inanmayacaktı. Talep edeceğiniz yardım, eşine hiç rastlanmayan bir yardım tipi olacaktı: “Fincanın büyümesini durdurun !” Ne yazık ki bunu durdurmaya hiçbirinin gücü yetmeyecekti.
Burada sizi şaşkına çeviren tek şey, fincanın tek başına büyümüş olmasıydı. Eğer fincanın altındaki sehpa, yanında duran kitap, parmaklarınız, eliniz, kolunuz, bedeniniz, yine evin zemini, tavanı ve duvarları ile evin içindeki bütün her şey, ayrıca evin bulunduğu bina, caddeler, apartmanlar, arabalar, denizler, nehirler, göller, dağlar, ağaçlar, hatta bütün dünya ve mikro ya da makro olarak dünyanın içindeki bütün her şey, Ay, Güneş, galaksiler ve yıldızların tümü eş oranda büyümüş olsaydı bu olay karşısında bu şaşkınlığı yaşamazdınız. Çünkü siz dahil, bütün her şeyin saniyeler içinde kat kat büyüdüğünü hiçbir şekilde fark edemeyecektiniz. Çünkü bu toplam büyümeyi size fark ettirecek istisnai bir referansınız olmayacaktı.
Büyüme ya da küçülmelerin eş oranlılık içinde gerçekleşmesi bunu fark etmemizi engelliyor. Fincan örneğinde olduğu gibi biz ancak münferit büyüme veya küçülmeleri fark edebiliriz. Fincanın büyüdüğünü size fark ettiren şey, altındaki sehpanın, elinizin veya diğer çevredeki her şeyin büyümeyip sabit kalmasıdır. Peki biz, her şeyle birlikte ve eş oranlar dahilinde hacimce büyümekte veya küçülmekte olabileceğimizi hiç merak ettik mi?
Daha önce evrenin hacimce sabit olduğu sanılıyordu, ancak Edwin Hubble (1889-1953) isimli ünlü bilim insanı, Wilson Gözlemevi'nde yaptığı gözlem, deney ve matematiksel hesaplar sonucunda uzaklaşan gök cisimlerinin elektromanyetik dalga boylarının kırmızıya, yaklaşan cisimlerin dalga boylarının ise maviye kaydığını ve galaksilerden gelen elektromanyetik dalga boylarının kırmızıya kaymakta olduğunu, böylece büyük hızlarla birbirinden uzaklaştıklarını keşfederek bilim tarihinin en önemli keşiflerinden birini gerçekleştirdi. (Kırmızı; görünür renkler içinde enerjisi en düşük, dalga boyu en uzun olan renktir. Mavi ise; görünür renkler içinde enerjisi en yüksek fakat dalga boyu en kısa olan renktir. Uzaklaşan cisimlerden gelen ışığın dalga boyu uzayarak kırmızıya, yaklaşan cisimlerden gelen ışığın dalga boyu kısalarak maviye kayar. Buna Doppler etkisi denir ) Aslında bu keşif, Albert Einstein’ın Genel Görelilik Kuramına ilişkin geliştirdiği son derece isabetli denklemin zorunlu bir sonucuydu. Bu denkleme göre evren ya kesinlikle büyüyordu, ya da kesinlikle küçülüyordu. Fakat ne var ki Einstein, kendi kurduğu denklemin gerektirdiği bu sonuca inanmamıştı. Nitekim bu zorunlu sonucu engellemek için denklemine “kozmolojik sabit” faktörünü ekleyerek deyim yerindeyse evrenin genişlemesini durdurdu. Ancak, daha sonra Hubble’ın kırmızıya kayma deneyini öğrendiğinde ilk denkleminin aslında doğru olduğunu ve evrenin gerçekten genişlediğini anlayarak dosdoğru denkleme kozmolojik sabiti eklemekle “hayatının en büyük hatasını” yaptığını ifade etti.
Hubble aynı zamanda; galaksilerin radyal hızları ile aralarındaki uzaklık ölçümlerini, Vesto Slipher ve Milton L. Humason’nun aynı alandaki ölçümleri ile birlikte yorumlayarak iki galaksi arasındaki uzaklığın, birbirlerinden uzaklaşma hızlarıyla doğru orantılı olduğunu tespit etti. Buna Hubble Yasası, bu orantı için elde ettiği değere de Hubble Sabiti adı verildi. Elektromanyetik dalga boylarının uzaklaşan cisimler için kırmızıya, yaklaşan cisimler için maviye kaydığına ilişkin elde edilen deney sonuçları, evren hakkında hızlı ve çok verimli bilgi ve sonuçlara ulaşmayı sağladı. Bir çok bilim insanının çalışmaları sonuncunda evrenin, en uzak noktalarda gerçekleşen genişleme hızının ışık hızından daha yüksek olduğunun saptanması, genişleme hızının geriye doğru hesaplanarak evrenin yaşının 13,8 milyar yıl olarak belirlenmesi, bu zaman diliminden önce evrenin henüz var olmadığı ve ilk Planck zamanında (zamanın yaratılan ilk ve en küçük dilimi) büyük bir patlama ile (Big Beng) yoktan var olduğunun öngörülmesi, genişleyen evrenin görünür kısım itibariyle çapının bu gün için 93 milyar ışık yılı olarak hesaplanması gibi pek çok sıra dışı bilgi, elektromanyetik dalga boylarının kırmızıya kayma prensibinden hareketle elde edildi. Kuşkusuz kozmik mikrodalga arka alan fon ışınım sıcaklığının radyo astronom Robert Woodrow Wilson ile Arno Penzias tarafından tesadüfen bulunulan ve – 270, 425 santigrat derece olarak ölçülen keşif de, bu bilgilerin doğruluğunun tespit edilmesinde en belirgin kanıtlardan biri olarak yerini aldı.
Peki galaksileri birbirinden büyük hızlarla uzaklaştıran ve böylece uzayda bir vakum oluşturarak evreni genişleten güç neydi? Evrenin genişlediğinin tespit edilmesinden sonra, galaksilerin birbirinden uzaklaşma nedeninin büyük patlama sırasında gerçekleşen fırlatma gücü olduğu tahmin ediliyordu. Eğer bu doğru ise Newton’un Birinci Hareket Yasası (Eylemsizlik Yasası) gereği bu hızın kütle çekim etkisiyle zaman içinde azalması, durması ve daha sonra maddenin kendi üzerine çökmesi gerekiyordu. Fakat Saul Perlmutter ve Brian Schmidt tarafından 1998 yılında yapılan gözlem ve hesaplamalar bunun tam tersi olduğunu ve hızlanmanın zaman içinde daha çok arttığını gösteriyordu. O zaman evreni bir balon gibi şişiren ve böylece içindeki galaksileri birbirinden uzaklaştıran başka bir güç olmalıydı. Saul Perlmutter ve Brian Schmidt bu güç için karanlık enerji tanımını getirdiler. İlginçtir ki karanlık enerjinin varlığı da yine Albert Einstein’ın görelilik denkleminden anlaşılabiliyordu. Farklı hesaplamalar olsa da bu günkü bilgilerimize göre evrenin toplam envanterinin yaklaşık %74’ü karanlık enerjiden oluşmaktadır. Bu karanlık enerji, içten dışa doğru uyguladığı negatif basınçla evreni şişirmekte ve galaksilerin hızla birbirinden uzaklaşmasını sağlamaktadır.
Buraya kadar her şey tutarlı görünüyor. Fakat eğer karanlık enerji uzayı şişirip içindekileri birbirinden uzaklaştırıyorsa biz fark etmesek bile fincanımız, biz, evimiz, eşyamız, dünya ve diğer her türlü maddenin hacimce büyümesi gerekiyor. Çünkü bütün bu maddelerin içinde uzay boşluğu bulunmaktadır. Bu boşluk, moleküllerden atomun içine kadar maddelerin iç yapısında bolca bulunmaktadır. Uzay genişledikçe maddelerin de genişlemesi ve hacimce büyümesi gerekmektedir. Ayrıca maddeler ve gök cisimleri arasında bulunan uzayın genişlemesi, bu cisimlerin aynı zamanda ışık hızından daha yüksek bir hızla birbirinden uzaklaşmasını kaçınılmaz kılıyor. Özetle her şeyin ışık hızından daha yüksek bir hızla hacimce büyümesi ve birbirinden uzaklaşması gerekiyordu. Peki bunun böyle olup olmadığını nasıl anlayabiliriz? Aslında bunu test etmek için elimizde evrensel sabitlerden biri olan bir ölçü bulunuyor. Bu ölçü, ışığın bir saniye içinde uzay boşluğunda aldığı mesafe miktarıdır. Bu mesafe bir saniye içinde 299.792.458 metredir. Buna göre eğer evren yüksek hızlarla genişliyorsa dünyadaki herhangi iki sabit nokta arasındaki mesafe ya da Dünya ile Ay arasındaki mesafe her saat ve her gün bir önceki zamana göre artış göstermesi gerekmektedir. Fakat ışıkla yapılan ölçümler, dünyadaki iki sabit nokta arasındaki mesafenin, Dünya ile Ay veya Dünya ile Güneş arasındaki mesafenin yahut Samanyolu Galaksisinde bulunan yıldızların birbirine olan mesafelerinin özel nedenler hariç ışık hızı ölçümü ile hep sabit olduğu görülmüştür. Burada özel nedenden kasıt, cisimlerin patlaması, çarpışması, çökmesi, birleşmesi, yörünge geometrisi, yön değiştirmesi vb. gibi nedenlerdir. Çünkü bu özel nedenler, cisimlerin birbirinden uzaklaşmasını veya yakınlaşmasını sağlayabilir. Bu özel nedenler dışında Samanyolu Galaksisi içindeki cisimlerin hacimleri ve cisimler arası mesafeler sabit olup evrenin genişleme hızına tabi değildir. O halde bu ölçüm sonuçlarının sabit değerler vermesi evrenin genişlemediği anlamına mı geliyor? Kuşkusuz hayır! Evren her saniye genişliyor ve aslında ortada herhangi bir paradoks bulunmuyor. Çünkü galaksi içi mikro veya makro ölçeklerdeki mesafelerde karanlık enerjiyi nötralize eden başka kuvvetler bulunuyor. Bu kuvvetler; atom çekirdeklerini bir arada tutan güçlü nükleer kuvvet, molekülleri bir arada tutan elektromanyetik kuvvet ve kütlenin her miktarı ölçeğinde bunlara eşlik eden kütle çekim kuvvetidir. Kütle çekim kuvveti, bizi yeryüzüne bağlayan ve uzaya savrulmamızı engelleyen kuvvettir. Aynı zamanda gezegenleri güneş sistemine bağlı kılan ve galaksilerin içindeki güneş sistemlerini, gök cisimlerini, toz ve gaz bulutlarını bir arada tutan yine bu kuvvettir. Fakat yapılan ölçümlerde bilinen kütle çekim kuvvetinin bir galakside bulunan bütün bu maddeleri bir arada tutmaya yeterli olmadığı anlaşılmıştır. Buna göre güçlü karanlık enerji karşısında bütün madde topaklarının genişleyip hacimce büyümesi hatta dağılma düzeyinde mikro parçacıklara ayrışması gerekirdi. Fakat tam bu noktada işin içine gizli bir güç daha giriyor. Bu da karanlık maddenin kütle çekim kuvvetidir. Karanlık maddeyi ilk olarak Jan Hendrik Oort 1932 yılında ve akabinde yani 1933 yılında da astrofizikçi Fritz Zwicky tarafından öne sürüldü. Bu teori bilim insanları arasında başlangıçta itibar görmese de günümüzde fizikçilerin büyük bir çoğunluğu karanlık maddenin varlığını kabul etmektedir. Karanlık madde ışıkla etkileşime girmediğinden gözle görülemez. Bu yüzden karanlık madde hakkında kütle çekim etkisi dışında çok az şey biliniyor. Karanlık maddenin evren envanteri içindeki payının yaklaşık % 22 olduğu, baryonik maddenin (görünür maddenin) envanter içindeki payının ise sadece % 4’ ü olduğu tahmin ediliyor. Karanlık maddenin bilinen diğer bir özelliği ise maddenin olduğu alanlarda bulunuyor olmasıdır. Maddenin olmadığı alanlarda karanlık madde de bulunmuyor. Karanlık maddenin olmadığı alanlarda ise karanlık enerjinin genişletme etkisi gerçekleşiyor. Bu nedenle karanlık enerji; karanlık maddenin, baryonik maddenin, güçlü nükleer kuvvetin ve elektromanyetik kuvvetin çekim etkisi içinde yer alan fincanımız, biz, evimiz, dünya, Ay, Güneş ve Galaksilerin iç kısımlarını genişletemiyor ve sadece baryonik madde ve dolayısıyla karanlık maddenin bulunmadığı galaksiler arasındaki veya galaksi kümeleri arasındaki uzay boşluklarını genişletebiliyor. Böylece evrenin çapı hızla genişlerken galaksilerin iç kısımlarında genişleme gerçekleşmiyor. Galaksiler ve galaksi kümeleri, karanlık enerjinin etkisiyle birbirinden hızla uzaklaşırken gelen elektromanyetik dalga boyları kırmızıya kayarak bize evrenin genişlemekte olduğunu gösteriyor. Evrenin genişlemesi ile ilgili verilen en ünlü benzetme, üzümlü kekin kabarması veya üzerinde noktalar bulunan balonun şişirilmesi örnekleridir. Balon şişirilirken üzerindeki noktalar birbirinden uzaklaşır. Ya da kek kabarırken içindeki üzüm taneleri birbirinden uzaklaşır. Burada balonun üzerindeki noktalar ya da kekteki üzüm taneleri, yıldızları değil, galaksi veya galaksi kümelerinin ifade etmektedir. Şişme sırasında birbirine en uzakta bulunan nokta veya üzüm taneleri arasındaki mesafeler daha büyük hızlarla, birbirine daha yakın mesafede duran nokta veya üzüm taneleri arasındaki mesafeler ise daha düşük hızlarla genişleyecektir. Evrenin genişleme hızı nedeniyle yüksek hızına rağmen ışığı bize ulaşmamış ve hiçbir zaman ulaşmayacak olan galaksi ve yıldızlar bulunmaktadır. Evrenin genişleme hızı ışık hızından daha yüksek olduğu için bu yıldız ve galaksileri hiçbir zaman görme şansımız olmayacak. Işığı bize ulaşmış olan galaksi ve yıldızların yayıldığı ve 93 milyar ışık yılı (Bir ışık yılı; 9,46 trilyon kilometredir) çapına ulaşmış olan alana görünür evren deniliyor. Görünür evrenin içinde bulunan ve bu gün gördüğümüz galaksi yıldız ve bulutsuların bir kısmı, evrenin genişlemesi nedeniyle zaman içinde görünemeyecek duruma gelecektir. Ancak bu gün itibariyle toplam evrenin görünür evrenden 250 kat veya daha fazlası bir hacme sahip olabileceği tahmin ediliyor. Karanlık madde olmasaydı her şey her saniye eş oranlar dahilinde genişleyecek fakat bunu algılayamayacaktık. Ancak ışığın kaynağı ile gözümüze gelişi arasındaki mesafeyi ölçtüğümüzde başımız ile ayaklarımız arasındaki mesafenin milyonlarca kilometreye ulaştığını görerek her şeyin ne kadar büyüdüğünü anlayabilecektik. Bu da bir zaman sonra baryonik maddenin atom altı parçacıklarına ayrışarak parçacıkların arasına milyarlarca kilometrelik mesafeler gireceği anlamına gelmektedir. Biz karanlık maddeyi gözle görüp elle tutamazsak da karanlık madde bizi tutuyor ve fincanımızın büyüyüp devasa boyutlara ulaşmasını engelliyor.
Yapılan bütün deney, gözlem ve matematiksel hesaplamalar evrenin genişlediğini gösteriyor. Ancak buna rağmen evrenin genişlemesi beraberinde paradoksal bir sorunu daha üretiyor. Eğer evren genişliyorsa bu genişlemeyi hangi boşluktan “alan” çalarak gerçekleştiriyor? Çünkü evrenin dışında herhangi, bir alan, boşluk, uzay, madde, zaman, enerji yahut başkaca herhangi bir şey bulunmuyor. Yani evrenin dışı diye bir şey yoktur. Bu durumda evrenin genişlemek için bir yer bulamaması ve dolayısıyla genişleyememesi gerekiyordu. Bir balonu şişirdiğinizde balon hacimce büyür fakat büyümesinin nedeni bu balonun dışında bulunan uzay boşluğudur. Balon bu uzay boşluğundan “alan” çalarak büyüyor. Ne var ki evrenin dışında böyle bir boşluk veya “alan” bulunmuyor. Dolayısıyla evrenin genişlemek için hiçbir şansı yokmuş gibi görünüyor. Deney, gözlem ve matematikle çelişen bu paradoks, aslında gerçek anlamda bir paradoks değildir. Çünkü aslında evren sadece tek yönlü ve sadece içerden genişliyor. Peki bir şey, dışarıdan hiç büyümeden sadece içeride büyüyebilir mi? Söz gelimi sönük hali bir futbol topu kadar olan bir balonu bir oda büyüklüğüne erişinceye kadar şişirdiğinizde dışarıdan yine bir futbol topu kadar mı görünecek? Kuşkusuz hayır! Çünkü içine bir çok insanın sığabileceği kadar genişlemiş olan bu balon dışarıdan bir futbol topu kadar değil bir odanın büyüklüğü kadar görünecektir. Bunun nedeni uzayın içinde işleyen fizik kanunlarıdır. Fiziksel kanunlar balonun içerden genişlerken dışarıdan sabit kalmasına olanak vermiyor. Fakat uzayın dışında işleyen bir fizik kanunu yoktur. Bu yüzden içeriden genişleyen evrenin dışarıda hiç değişmemesi fizik kanunlarına aykırı değildir. Çünkü matematik ve fizik yasaları evrenin içiyle sınırlıdır. Evren bu yüzden tek yönlü ve sadece içeriden genişliyor. Yani dışarıda sabit kalmasını engelleyebilecek bir fizik kanunu yoktur.
Bu durumda evrenin dışındaki hayali bir gözlemci için evren dışarıdan nasıl ve ne kadar büyük görünürdü. ? Aslında dışarıdaki gözlemci için evren hiç görünmezdi. Evren 13,8 milyar yıl önce sıfır hacimli bir noktadan patlayarak varlık sahnesine çıktı. Yani yoktan var edildi ve bu güne kadar genişleyerek mevcut çapına ulaştı. Fakat ilk patlama anından (sıfır hacim / tekillik) bu güne kadar olan genişlemesinin tamamını tek yönlü ve sadece içeriden devam ettirdi. Bu yüzden dışarıdan hiç genişlemedi ve dışarıdan hâlâ hep ilk sıfır hacminde bulunuyor. Yani görünmüyor. Eğer evrenimizden başka evrenler varsa onlar da dışarıdan görünür olmazdı. Yani toplu iğnenin ucundan çok daha küçük sıfır hacimli noktalar, içinde bizim evrenimiz gibi devasa evrenleri barındırıyor olabilirler. Nitekim bizim evrenimiz de böyledir. Evrenimiz, iğne ucundan çok daha küçük yani sıfır hacimli bir noktanın içinde 93 milyar ışık yılı çapında devasa bir “alanı” barındırıyor.
Z. Abidin Toprak
Son Köşe Yazıları
Gözünün önündeydim dolaştım durdumNe yazık ki sen beni hiç görmek istemedinIlgini çekmek için ne çok oyunlar kurdumSen b...
(12 Haziran 2026 14:47:02)
Kısmetmiş bazı şeyler Esip gelmek isterim Rüzgarla dokunmak İklimin Mevsimin olmak Zamanda sabit kalmak Elleri...
(10 Haziran 2026 15:16:46)
Bir yer verdin bana sevda konundaSenin yanında ben çok mutlu oldumAradım aradım bak en sonundaSıcak bir yuvada huzuru&nb...
(09 Haziran 2026 07:53:49)
Kalbime nakşettim senin sevginiEn mutlu günümde yaşadım seni Paylaştım kendlmle senin derdini Çok sevdim gönlü...
(07 Haziran 2026 06:08:42)
Kafiyesi bozuk şiir gibiyimNe nokta koyacak birisini buluyorumNede nefes alabiliyorumVirgül dolusu Yanlızlığım.....Şimdi...
(07 Haziran 2026 06:07:59)