RAMAZÂN-I ŞERÎF’İN ON BEŞİ
Ecdadımız baktığımızda özellikle, Osmanlı hanedanı ve devlet erkânı, Ramazan-ı Şerîf geldiğinde her zamankinden daha fazla ibadet ve ilimle alâkadar olurlardı. Ramazan-ı Şerîf’te birçok ibadeti gerçekleştiren saray erbâbının gelenek haline getirdikleri bir faaliyet de on beşinci gün Hırka-i Saadet’i ziyaret etmektir. Hazret-i Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e duyulan sevgi, saygı ve hasretin bir göstergesi olarak, her yıl Ramazan-ı Şerîf’in on beşinde Hazret-i Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ve Ashâb-ı Kirâm’a (Radıyallâhu Anhüm Ecmaîn) ait eşyaların bulunduğu mukaddes emânetler dairesi ziyaret edilirdi. Bu zamanla “Hırka-i Saadet Alayı” denilen bir merâsime dönüşmüştür.
KA‘B bin ZÜHEYR* (Radıyallâhu Anh)a Hediye Edilen Hırka
Hırka-i Saadet, *Hazret-i Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in ashabından Ka‘b bin Züheyr (Radıyallâhu Anh)a hediye ettiği hırkadır. Yavuz Sultan Selim Han’ın Mısır’ı fethinin üzerine, Mekke Şerifi tarafından Mekke’nin anahtarı ve kutsal emanetler Yavuz Sultan Selim’e gönderilmiştir. Padişah da kutsal emanetleri İstanbul’a getirerek, Topkapı Sarayı’nda özel bir bölmede muhafaza etmiştir. Hırka-i Saadet ve kutsal emanetler bugün hala Topkapı Sarayı’nda sergilenmektedir. *Bu hırkadan başka, Hazret-i Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in Üveys el-Karânî (Rahimehullâh)a verilmesini vasiyet ettiği rivâyet edilen bir hırka daha vardır. Bu hırka ise Fâtih’de aynı isimle müsemmâ “Hırka-i Şerîf” camiinde sergilenmektedir.
Hırka-i Şerîf’i Padişah Gül Suyu ile Temizlerdi
Her yıl düzenlenen Hırka-i Saadet ziyareti öncesinde birtakım hazırlıklar yapılmaktadır. Ramazan-ı Şerîf’in on ikinci günü Hırka-i saadet dairesinden alınarak Revân Köşkü’ne taşınırdı. Bu taşınma esnasında padişah da orada hazır bulunurdu. Ramazan-ı Şerîf’in on beşinci gecesi geldiğinde, Hırka-i Saadet’in bulunduğu daire başta padişah ve görevliler tarafından temizlenirdi. *Yavuz Sultan Selim Han döneminde yapılan bu daireye *“Hırka-i Saadet Dairesi” denilirdi. Hırka-i saadet, bu dairede özel yapılmış bir sanduka içerisinde muhafaza edilirdi ve bu daire gül suyu ve temiz süngerlerle temizlenirdi. Padişah gül suyuna batırılmış süngerler ile Hırka-i Saadetin içinde bulunduğu sandukayı temizlerdi. Çuhadar, Rikabdar Ağalar, Has Odalılar ve Gedikliler gibi diğer görevliler de dairenin kapılarını, pencerelerini ve duvarlarını temizlerdi. Temizlik esnasında kullanılan bez ve süngerler Hırka-i Saadete duyulan saygıdan ötürü atılmaz saklanırdı.
ZİYÂRET MERÂSİMİ
Ziyâret merasimi için davet edilenlerin hepsinin gelmesinin ardından, dairede *görevli hoca efendiler, Kur’ân-ı Kerim okurlardı. Kur’ân-ı Kerim tilâvetinin ardından padişah, kendisinin muhafaza ettiği altın anahtarla Hırka-i Saadetin içinde bulunduğu sandukayı açar, daha sonra sanduka içindeki sırmalı, işlemeli yedi adet yeşil ipek bohçayı tek tek çözerdi. Bu bohçaların içinden ikinci bir bölme daha çıkmaktadır, bu ise altından yapılmış iki kanatlı bir çekmecedir. *Bu çekmecenin de sanduka gibi altından bir anahtarı bulunup, bu anahtarda padişahtadır. Bu çekmecenin de açılmasının ardından Sultan, Hırka-i Saadet’e yüzünü sürerek Hazret-i Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)le teberrük ederdi. Daha sonra diğer davetliler de Hırka-i Saadeti ziyaret ederlerdi.
Sultanlar Topkapı Sarayı’nda yaşamayı bıraktıktan sonra da Hırka-i Saadet Topkapı’da muhafaza edilmeye devam etmiştir. Sultan Abdülmecid’den sonra padişahlar Beşiktaş Sarayı’nda ikâmet etmeye başladıklarından olsa gerek Ramazan’ın on beşindeki ziyaret merasimi Hırka-i Saadet Alayına dönüşmüştür. Özellikle Sultan Abdülmecid ve Sultan Abdülaziz devirlerinde bu tören pek parlak bir şekilde uygulanırdı. Bu törenler Abdülhamid Han (1876-1909) Alıntı
Taksitlerin Vücuttan atılması
Vücuttan toksinleri sağlıklı beslenme, bol su tüketimi ve düzenli egzersiz ile atarız. Ayrıca, vücudu toksinlerden arındıran yiyecekler tüketmek etkili sonuçlar sağlar. Vücuda yapılacak bir masaj ve duştan önce kuru bir fırça ile vücudu fırçalamakta toksinleri atmada faydalı olur.
Vücuttan toksinleri nasıl atarız? bir kadının lpg masajı sırasında vücut gençleştirmesi. Vücuttan fazla sıvı, atık ve toksinlerin uzaklaştırılması
Kandaki Toksinler Nasıl Atılır?
Kandaki toksinleri temizlemek için bol su tüketimi önemlidir. Böylece, böbrekler toksinleri daha hızlı süzerek dışarı atar. Ayrıca, antioksidan açısından zengin besinler tüketmek de etkili olur. Örneğin, yeşil çay ve limon gibi doğal kaynaklar toksinlerin uzaklaştırılmasını hızlandırır.
Beyindeki Toksinler Nasıl Atılır?
Beyindeki toksinler, uyku sırasında beyindeki lenfatik sistemin çalışmasıyla temizlenir. Dolayısıyla kaliteli bir uyku, bu süreç için kritik öneme sahiptir. Ayrıca, omega-3 yağ asitleri içeren gıdalar tüketmek, beyindeki toksinlerin temizlenmesine yardımcı olur. Böylece beyin sağlığı korunur ve zihinsel fonksiyonlar gelişir.
Vücuttaki Toksinleri Temizleyen 5 Yiyecek
Beslenme alışkanlıkları, vücuttaki toksinleri temizlemek için önemli bir rol oynar. İşte bu süreçte etkili olan 5 yiyecek:
- Limon: Karaciğerin toksinlerden arındırılmasını destekler.
- Yeşil Çay: Antioksidan içeriği ile toksinlerin uzaklaştırılmasını hızlandırır.
- Avokado: Sağlıklı yağlar içeren avokado, hücreleri yeniler ve toksinlerden korur.
- Sarımsak: Doğal bir antibiyotik olan sarımsak, toksinlerin atılmasını destekler.
- Kırmızı Pancar: Kanın temizlenmesine yardımcı olur ve karaciğeri destekler.
Vücuttan Toksin Atıldığını Nasıl Anlarız?
Vücuttan toksinleri attığınızı hissetmek için enerjinizin artması ve cilt sağlığınızın iyileşmesi önemli işaretlerdir. Ayrıca, sindirim sistemi düzenli çalışmaya başlar. Böylece genel bir hafifleme hissi oluşur ve bağışıklık sistemi güçlenir.
Vücuttan Toksin Atma ile İlgili Yöntemler;
Vücuttan toksinleri atmak için saunadan faydalanabilirsiniz. Bu yöntem, ter yoluyla toksinlerin vücuttan atılmasını sağlar. Ayrıca, düzenli egzersiz yapmak ve doğru nefes teknikleri uygulamak da etkili olur.
Vücuttan Toksin Atma ile İlgili Beslenme Tavsiyeleri;
Doğal detoks içecekleri hazırlayarak vücudu toksinlerden arındırabilirsiniz. Örneğin, limonlu su veya zencefilli bitki çayları bu süreçte fayda sağlar. Böylece hem karaciğer hem de böbreklerin fonksiyonu desteklenir.
Vücuttan Toksin Atma ile İlgili Doğal Takviyeler;
Doğal takviyeler, toksinlerden arınma sürecinde etkili sonuçlar verir. Özellikle, probiyotikler bağırsak florasını düzenleyerek toksinlerin dışarı atılmasına yardımcı olur. Ayrıca, vitamin ve mineral desteği genel sağlığı iyileştirir.
Kuru Fırçalama Yöntemi ile Toksinlerden Kurtulma;
Genellikle duştan önce kuru bir fırça ile cildi desenler halinde kuru fırçalamak, selüliti azaltmaya ve insan vücudundaki toksinleri atmaya yardımcı olur. Uzun saplı, sert, doğal kıllı fırçaya seçici olarak odaklanmak önemlidir. Böylece kan dolaşımı hızlanır ve ciltteki ölü hücreler temizlenir.
Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun
"kabrine ziyaret yasağı olan Genelkurmay Başkanı" Rüştü Erdelhun
KABRİNE ZİYARET YASAĞI OLAN GENELKURMAY BAŞKANI" KİMDİR BİLİR MİSİNİZ? Bugün sizlere bu genel kurmay başkanınından bahsedeceğim, ve Paşa yı yazarak zihinlerimizie yer açmaya çalışacağım.
- Rütbeleri sökülen ve 2015 yılına kadar TSK olarak darbeye katılmadığı için "kabrine ziyaret yasağı olan Genelkurmay Başkanı" Kimdir Bilir misiniz?
Bu gün sizlere 27 Mayıs 1960 tarihinde Merhum Başbakan Adnan Menderes’e yapılan darbeye katılmadığı, destek vermediği ve izin vermediği için hapse atılan, Rütbeleri sökülen ve 2015 yılına kadar Türk silahlı kuvvetleri olarak darbeye katılmadığı için kabrine ziyaret yasağı olan 1960 Darbesinde Genelkurmay Başkanı olan Rüştü Erdelhun Paşayı araştırdığımızda;. Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun Paşanın asıl adı Mustafa Rüştü Erdelhun, Ailesi Osmanlı döneminde Romanya’dan Edirneye yerleşmiş bir ailenin mensubu. 1894 yılında Edirne’de doğmuş Erdelhun Paşa..
Soyadının Erdelhun olmasının sebebi kökenine dayanır.
- Erdel Prensliği veya Transilvanya Prensliği olarak bilinen bugünkü Romanya ve Macaristan topraklarında kurulmuş küçük bir Ülke vardı. Türk ordusunun 1526 yılında Macarlara karşı kazandığı Mohaç Muharebesi'nden sonra Erdel Prensliği kendi istekleri ile Osmanlı Devleti'ne bağlanmıştır. Paşanın kökeni Erdel Prensliğine bağlı olduğundan Erdel Prensliği Hun ise Macar Hun Türklerinden dolayı Soyadı kanununda ERDELHUN soyadını almıştır.
- Mustafa Rüştü Erdelhun 1914 yılında Osmanlı askeri olarak Türk Harp Okulu'ndan mezun oldu. Birinci Dünya savaşına subay olarak katıldı ve mecidiye nişanı verilmiş bir askerdir. 1926 yılında Türkiye Cumhuriyeti döneminde kurmay subay oldu, Kariyeri boyunca Muhafız Bölük Komutanlığı 8. Tümen Kurmay Başkanı, Türk Harp Akademileri öğretim üyesi, 61. ve 121. Topçu Alaylarında Tabur Komutanlığı gibi çeşitli görevlerde bulundu. Ayrıca Genelkurmay Karargâhı’nda şube müdürlüğü yaptı. 1945 yılında tuğgeneralliğe, 1947 yılında tümgeneralliğe, 1952 yılında korgeneralliğe ve 1956 yılında Orgeneral rütbesine terfii etmiştir.
- 23 Ağustos 1958 ile 27 Mayıs 1960 tarihleri arasında Genelkurmay Başkanı olarak görev yapmıştır. Paşanın hayatını özetledikten sonra asıl iş bundan sonra başlıyor..
- Malum hepimiz biliriz 27 Mayıs 1960 Darbesini. Merhum Başbakanımız Adnan Menderes ve arkadaşlarına yapılan bu darbe sırasında Genelkurmay başkanı olan Mustafa Rüştü Erdelhun paşa, darbe söylentilerine karşın, darbe karşıtı fikirlerini her yerde söyleyen, askerin siyasete karışmasına ve askeri cuntalara karşı biri olarak görevi boyunca seçilmiş hükümetlerin yanında yer aldığını belirtmiş her fırsatta. 27 Mayıs askeri darbesinden 12 saat önce, Celal Medanoğlu gibi düşük rütbeli subayların kalkışabileceği bir darbeyi önlemek amacıyla cuntacıların da aralarında olduğu subayları Genelkurmay Karargahı’nda toplayıp hepsinin ağzına tüküren paşadır Erdelhun Paşa..
işi şansa bırakmamış ve o dönem Savunma Bakanı olan Ethem Menderes’e çıkıp, durumu rapor etmesine darbe hazırlığı istihbaratı aldığını ve Ankara dışından takviye kuvvet getirilmesini emretmesine rağmen, cuntacı ekip, Genelkurmay Başkanı'nın bu hamlesini Savunma Bakanı vasıtasıyla boşa çıkarır. Paşa'nın istediği takviye kuvvet rahatsızlık oluşturur fikrine Savunma Bakanını ikna eder cuntacılar, Genelkurmay Başkanı Savunma Bakanına çıkınca ‘’aman Paşam rahat olun, yok böyle bir şey, karargahınıza dönün’’ demiş ve Merhum Adnan Menderes’e durumu bildirmemiş.
- Bu ihmaller zincirinde 27 Mayıs günü 37 düşük rütbeli subaylar 27 mayıs darbesinin gerçekleştirip, Seçilmiş olan hükümeti devirerek meclisi feshettiler, Cumhurbaşkanını, Başbakanı ve hükümet üyelerini tutukladılar.
- Darbeci subaylar ( Milli Birlik Komitesi adını aldılar) daha sonra kendileriyle birlikte hareket etmeyen subayları Hükümet yanlısı ve darbe karşıtı olmak sebebiyle tutukladılar. Tutuklananların başında ise Genelkurmay Başkanı Mustafa Rüştü Erdelhun Paşa’da vardı. Erdelhun Paşa’nın evi tanklarla kuşatılıp, kapısı dipçikle kırılarak gözaltına alınmış ve tutuklanmış. Tutuklu bulunduğu esnada Düşük Rütbeli subaylar ona Paşam Seni Cumhurbaşkanı ilan edelim darbede üst rütbeli tek sen olursun Halkta seni sever teklifini yapmışlar..
-Erdelhun Paşa Cumhurbaşkanı olmayı tereddüt etmeden reddedip, darbecilerin teklifini reddedince darbeciler Cemal Gürsel’i başa getirip, Genelkurmay Başkanı Mustafa Rüştü Erdelhun Paşa’yı tutuklandıktan sonra tüm rütbeleri söküldü er statüsüne düşürüldü.
- Yassıada'da Merhum Başbakan ve arkadaşları gibi sürekli hakaret ve dayak atıldı daha önce karşısında esas duruşta duran askerleri tarafından.
- Yassıada mahkemeleri sonunda bir çok Demokrat Partili gibi Erdelhun Paaşa’da idama mahkum edilmiş. İdamı Müebbet hapse çevrilmiş ve kayseri cezaevinde hapsedilmiş. 1965 yılında müebbete mahkum edildiği cezaevinden bazı mahkumlarla birlikte Cemal Gürsel Tarafından affedilerek serbest bırakılmış. Genelkurmay Başkanlığı Rüştü Erdelhun Paşa’nın rütbelerini 1966 yılında iade etmiş.. iade etse ne yazar Paşaya yapmadıkları işkence kalmamışki; Darbe karşıtı Erdelhun Paşamız 1983 yılında bu dünyadan göçüp gitmiş.
Ankarada cebeci asri mezarlığına sıradan bir vatandaş olarak defnedilmiştir. Paşanın rütbesinin iade edildiğini Genelkurmay Başkanlığı 2012 yılında kamuoyuna açıklamıştır. Başka üzücü bir durum daha var.. 1983 yılından, 2015 yılına kadar tam 32 sene Genelkurmay Başkanlığının ziyaret yasağı listesindeymiş Paşanın mezarı.. 2015 Yılında ilk defa Cumhurbaşkanımızın talimatıyla resmi ziyaret yapılmıştır. Darbe mağduru Mustafa Rüştü Erdelhun Paşaya biz seni unutmadık paşam diyelim.. Mekanın Cennet olsun.
Ecdadın mirasını yüreğinde taşıyanlar için bu hafta hüzün vakti.
II. Wilhelm’in Abdulhamit Han için söylediği sözü; Fransız kralı ile görüştüm aşağı buldum, Japon İmparatoru ile görüştüm basit buldumçİngiliz kralı ile görüştüm kendi ayarımda buldum. Ne zaman ki, Osmanlı Sultanı Abdulhamit Han ile görüştüm, heybeti, zekası ve nezaketi karşısında beni bir titreme aldı. II. Wilhelm’in
Abdülhamit Han Osmanlı İmparatorluğu nun son dönemlerinde tahta çıkmış Devletin en güçlü padişahlarından biri olmuştur. Dünyaya kızıl sultan olarak lanse edilen hatta Türk gençlerine tarih derslerinde dahi bu kabul edilemez isimle aktarmaları da cabası Türk ve İslam tarihinde olmayan kabul görmeyen bu tür suçlamaları Türk Hükümdarına yakıştırma yaparak tarihimizde bu milleti farklı göstermeye çalışan ve gösterenler bugünde aynı senaryolarla çeşitli zamanlarda karşımıza çıkmaktalar. Abdülhamit han ın bugün vefatının 101.yılıdı vesilesi ile rahmetle anarak Rabbim mekanı cennet eylesin. inşallah.
1842-1918 yılları arasında yaşayan 2.Abdülhamid Han Sultan Abdülmecid’in oğlu olan Abdülhamit Han, 21 Eylül 1842 yılında İstanbul'da doğdu. 10 yaşındayken annesi Tirimüjgan Sultan vefat etmiş, Abdülmecid’in diğer eşi olan ve çocuğu olmayan Piristü Kadın bakmış, Abdülmecid’in ölümünden sonra Abdülhamit Han’ın eğitimi ile amcası Abdülaziz yakından ilgilenmiştir. Bunalımlı bir dönem geçiren Osmanlı Devleti’nin başına geçen Abdülhamit Han, Batı’ya karşı dengeci olmuş Doğu’ya karşı İslamcı politikalar izlemiş. Abdülhamit Han Osmanlı İmparatorluğu’nun 34. Padişahıdı ve 113. İslam halifesidir. 31 Ağustos’ta padişah ilan edildikten sonra, 23 Aralık ta Osmanlı Anayasası olan Kanun-i Esasi’yi ilan edip Meclis-i Mebussan ve Ayan Meclisi üyelerinden oluşan ilk meclis açıldı, İlk Deniz Müzesi açıldı, Darülaceze ilk onun zamanında kurularak hizmete başladı, İlk Çocuk Şişli Etfal hastanesi kuruldu, ülkesi için birçok yeni projelere imza atan Abdülhamit Han 31 Mart olaylarından sonra 27 Nisanda tahtan indirildi.
33 yıl hükümsürdüğü bu topraklarda türlü entirikalara karşı milletinin çıkarları için canla başla çalışan Osmanlı imparatorluğunun yılıkma döneminde üstün başarılara imza atmıştır. şimdi projelerini ve yaptıkları yatırımlardan bir kaç tanesini hatırlayalım isterseniz.
-Sakarya – Sapanca – Marmara Kanal Projesi -Konya Ovası Sulama Projesi
-Hicaz ( ) Demiryolu Projesi -Tüp geçit Projesi -Hicazda deniz suyu arıtma Projesi
- Çanakkale 1915 Panorama Tarih Müzesi Projesi -Haliç Köprüsü Projesi
Afakında salarlar titredi payitahtın,
Dediler göçen Abdulhamit Han dır.
Gülistanım feryat ile yasında artık,
Bildim ki yetim kalan cümle vatandır.
Zaman içre zaman, olsaydı hayatın
Yine fedayı can ederdim.
Uğrunda Vatanın
Safa verdin.
Safa götür sultanım.
Sultanım.
Duydum ki Yetim Kalan cümle islamdır
İlahi şahidiz Hamidin kulluğuna
Sana kul oluşunun, Zalime gam olduğuna.
Lütfet yüreğinde yanan aşk hatırına,
Bizden ayırdın amma kavuşsun Gülistanına.
Vefatının 108.ci yılında Büyük Hakan Abdulhamit Hanı Saygı ve Rahmetle Yad ediyorum.
‘’ Ben bir karış Vatan Toprağını satmam, zira Bu Vatan Bana değil Milletime aittir. Milletimde bu toprakları aldığı fiyata verir. Bu topraklar kanla alınmış kanla verilir’’ Cennet Mekan Sultan Abdülhamid Han
Bugün restore edilmiş eski halinden çok uzak bir görüntü için de olan Çifte Minareli Medrese Erzurum Kalesi, Uç Kümbetler Aziziye gibi tarihi eserleri içinde barındıran ve
Erzurum'un sembollerinden biri olan Çifte Minareli Medrese'nin bir kitabesi olmadığı için, yapılış tarihine ilişkin net bir bilgi bulunmamaktadır. Selçuklu Sultanı Alaattin Keykubat'ın kızı olan Hundi Hatun veya İlhanlı hanedanlarından Padişah Hatun tarafından yaptırılmış olma ihtimalinden dolayı "Hatuniye Medresesi" de denilmektedir.
Çifte Minareli Medrese'nin yapılışı ile ilgili olarak ikitane efsane bulunmaktadır.
1) Bilge Seyidoğlu’nun Erzurum Efsaneleri adlı kitabına da alınan bu iki efsaneden ilkine göre: Çifte Minareli Medrese'yi Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykubat kızı için yaptırmaya başlamış, ancak bir savaş için yola çıkıp savaş sonucunda da sultan şehit düşünce medresenin yapımı yarım kalmıştır. Aynı rivayet içinde yer alan bir detay olarak sultanın şehadeti dolayısıyla medresenin inşasında çalışan mimarlar, ustalar ve kalfaların emeklerinin karşılığını alamayınca işlerini bırakarak ayrıldıkları yönündedir. Böylece medresenin inşası da yarım kalmıştır.
2) Yine Bilge Seyidoğlu’nun kitabında gördüğümüz ve çokça bilinen ve söylenen İkinci efsaneye göre ise; medresenin inşasında görev alan bir usta ile çırağı arasında geçen bir olay anlatılmaktadır. Meşhur çifte minarelerin biri usta biri de çırağı tarafından yapılmaktadır ve çırağın işi zamanla ustasından daha gösterişli bir şekil almaktadır. Gerçekten de ustanın yaptığı sağ minareye göre sol minare daha sade ve daha kolay işçilikli bir halde yükselmektedir. Sadelikle çalışan usta bunun farkına varmış, gerçi çırağını da biraz kıskanmış ama bu hususta fazlaca da konuşmamış belki konuşmayı gururuna yedirememiş. Nihayetinde yaptığı işin farkında olan çırak da giderek bir gurura kapılıp ustasını geçtiğine ve kendisinin ondan daha da usta olduğuna inanmaya başlamış. Zira yükselen minarelere bakan halk da daha çok çırağın işini seyredermiş. Rivayet göre çok sıcak bir günde yine minarelerde çalışma devam ederken bu gurur içindeki çırak, öteki minarede çalışan ustasına seslenerek su ister olmuş. Bu hal karşısında gururu incinen ve çokça üzülen usta; yüzyıllardan beridir çokça söylendiği şekilde; "Usta idim oldum şegirt, Al bardağı suya seğirt." diye eseflenerek kendisini minareden aşağıya atmış. Bunu gören çırak ise hatasını fark eder, bu hale daha da fazla üzülerek "Ustam gitti ben ne dururum?" diyerek peşi sıra o da kendini diğer minareden aşağıya atmış. Çalışan işçiler bu olaya çok üzülmüşler ve işi yarım bırakarak gitmişler. Böylece minarelerin inşası da yarım kalmış. O günden bugüne tamamlanmamıştır.
Bahse konu bu rivayeti destekleyen birtakım mimari ve ustalık farkları bu tarihi yapıda göze çarpmaktadır. Çifte Minareli Medrese'nin sağ yarısı çırak, sol yarısı ise usta tarafından yapılmıştır. Sağ yarısındaki sütunlar, duvar kenarları ve diğer detaylar daha işlemeli ve gösterişli iken, sol yarısı sadedir.
Çifte Minareli Medrese hakkında Evliya Çelebi'nin şu sözleri ise oldukça manidardır; "Bu cami termim / tamir edilse kürre-i arzda misali bulunmaz bir eser olur."
Dedim:boyun uzun mi?
Dedi:yücedir başım
Dedim:karnın doyir mi?
Dedi:ayrandır aşım
Dedim:kar’ın yağar mi?
Dedi:kışın görürsün
Dedim:seni sevirem
Dedi:erken ölürsen
Dedim:taşın var mıdır?
Dedi:hepten kehribar
Dedim:lisanın var mıdır?
Dedi:kibardan da kibar
Dedim:suyun var mıdır?
Dedi:cennete uğra
Dedim:işin var mıdır?
Dedi:cinnete uğra
Dedim:ekmeğin nasıl?
Dedi:lavaştır lavaş
Dedim:oyun oynar mısın?
Dedi:amandır yavaş
Dedim:davulla zurna
Dedi:illa ki dadaş
Dedim:at ile aran?
Dedi:gönlüme yoldaş
Dedim:cirit oynar mısın?
Dedi:tankolara has
Dedim:yemeklerin?
Dedi:galmadi duzi
Dedim:insanların?
Dedi:gülmedi yüzi
Dedim:ekonomi?
Dedi:cak…cak…
Dedim:fabrika,liman?
Dedi:lak…lak…
Dedim:vekillerin?
Dedi:uyiller
Dedim:seslensen?
Dedi:duymiller
Dedim:belediye?
Dedi:çokca
Dedim:caddeler?
Dedi:çukurca
Dedim:asayiş?
Dedi:hır,gür,hır…
Dedim:gelin ganyana?
Dedi:zır…zır…
Dedim:başın?
Dedi:dolanir
Dedim:miden?
Dedi:bulanir
Dedim:hutbeler?
Dedi:cihatsız
Dedim:hocalar?
Dedi:görünenler ihlassız
Dedim:ürüzgarın?
Dedi:püfür püfür
Dedim:bayramların?
Dedi:buna da şükür
Dedim:lalapaşan?
Dedi:yerinde durir
Dedim:ezanların?
Dedi:mikrofonla okunir
Dedim:şeyhler?
Dedi:çoğaldi
Dedim:cemaatler?
Dedi:zenginlendi,dağıldi
Dedim:arabaların?
Dedi:atlı…
Dedim:gadayıfın?
Dedi:yağsız hala datli…
Dedim:guşun var mi?
Dedi:gargayla serçe
Dedim:insanların?
Dedi:delice mertce…
Dedim:seni sevenler?
Dedi:vahh…vah
Dedim:huma guşi?
Dedi:öldi
Dedim:düğün,dernek?
Dedi:gömüldi
Dedim:çalar mısın?
Dedi:dann…dan
Dedim:oynar mısın?
Dedi:zamm…zam
Dedim:geleceğin?
Dedi:teyy…tey
Dedim:belki düzelir?
Dedi:veyy…vey
Dedim:sana goşallar?
Dedi:rey…rey
Dedim:hepten ölmüşsen?
Dedi:heyy…hey
Türkmen Çay Antlaşması
Azerbaycan Devletinin Türkmen ÇAY ANTLAŞMASI (1828) ile ikiye bölünmesi
1. Tarihsel ve Siyasal Çerçeve
18. yüzyılın sonu ile 19. yüzyılın başlarında Azerbaycan coğrafyası, Safevî Devleti’nin yıkılmasından sonra ortaya çıkan ve büyük ölçüde Azerbaycan Türkleri tarafından yönetilen hanlıklar tarafından idare edilmekteydi. Bu hanlıklar, tarihsel ve kültürel açıdan Azerbaycan Devleti geleneğinin yerel siyasal birimleri olarak değerlendirilir.
Bu dönemde Azerbaycan coğrafyasında faaliyet gösteren başlıca hanlıklar şunlardır:
Karabağ, Gence, Şirvan, Bakü, Kuba, Talış, Nahçıvan, Revan
Söz konusu hanlıklar, iç işlerinde bağımsız olup, dış siyasette zaman zaman Kaçar Hanedan Devleti ile ilişki kurmaktaydı.
2. Rus İmparatorluğu’nun Güney Kafkasya’ya Yönelimi
18. yüzyılın sonlarından itibaren Rus İmparatorluğu, Güney Kafkasya ve Azerbaycan coğrafyasına yönelik askerî ve idarî genişleme politikası izlemeye başlamıştır. Bu süreçte Rus yönetimi ile Kaçar Hanedan Devleti arasında bir dizi askerî çatışma meydana gelmiştir.
Bu çatışmalar, tarihsel literatürde Rus–Kaçar Savaşları olarak tanımlanmaktadır.
3. Rus–Kaçar Savaşları
3.1. Birinci Rus–Kaçar Savaşı (1804–1813)
1804 yılında başlayan savaş, Azerbaycan hanlıklarının bulunduğu coğrafyada yoğunlaşmıştır. Savaşın sonunda imzalanan Gülistan Antlaşması (1813) ile Rus İmparatorluğu, Azerbaycan’ın kuzeyindeki bazı hanlıklar üzerinde denetim sağlamıştır.
3.2. İkinci Rus–Kaçar Savaşı (1826–1828)
1826 yılında başlayan ikinci savaş, Rus İmparatorluğu’nun bölgedeki askerî üstünlüğüyle sonuçlanmıştır. Bu savaş, Türkmençay Antlaşması ile sona ermiştir.
4. Türkmençay Antlaşması (10 Şubat 1828)
Türkmençay Antlaşması, Rus İmparatorluğu ile Kaçar Hanedan Devleti arasında imzalanmıştır. Antlaşmanın Azerbaycan coğrafyasını doğrudan ilgilendiren temel hükümleri şunlardır:
1. Araz Nehri, iki taraf arasında sınır olarak belirlenmiştir.
2. Revan ve Nahçıvan hanlıkları, Rus İmparatorluğu’nun hâkimiyetine bırakılmıştır.
3. Kaçar Hanedan Devleti, savaş tazminatı ödemeyi kabul etmiştir.
4. Rus İmparatorluğu’na, Güney Kafkasya’da idarî ve demografik düzenlemeler yapma yetkisi tanınmıştır.
Antlaşma görüşmelerinde Azerbaycan hanlıkları veya Azerbaycan halkını temsil eden herhangi bir siyasi yapı yer almamıştır.
5. Azerbaycan Coğrafyasının İkiye Ayrılması
Türkmençay Antlaşması sonrasında Azerbaycan coğrafyası, Araz Nehri esas alınarak iki ayrı idarî alana ayrılmıştır.
5.1. Kuzey Azerbaycan
Rus İmparatorluğu’nun yönetimi altına girmiştir.
Daha sonraki dönemlerde:
1918’de Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti,
1920’den itibaren Sovyet yönetimi,
1991’den sonra Azerbaycan Cumhuriyeti dönemleri yaşanmıştır.
5.2. Güney Azerbaycan
Kaçar Hanedan Devleti’nin idaresinde kalmıştır.
Bu bölge, tarihsel Azerbaycan yerleşim alanlarını ve Azerbaycan Türk nüfusunu içermektedir.
Başlıca merkezleri arasında Tebriz, Erdebil, Urmiye ve Zencan yer almaktadır.
6. Demografik ve İdarî Düzenlemeler
Türkmençay Antlaşması sonrasında Rus İmparatorluğu, Kuzey Azerbaycan’da yeni idarî yapılanmalar oluşturmuştur. Bu dönemde Güney Kafkasya’da nüfus hareketleri ve iskân uygulamaları gerçekleştirilmiştir. Bu uygulamalar, bölgenin idarî ve demografik yapısında değişikliklere yol açmıştır.
7. Sonuç
Türkmençay Antlaşması (1828), Azerbaycan coğrafyasının idarî ve siyasal bütünlüğünün sona ermesine yol açan temel uluslararası belgedir. Antlaşma sonucunda Azerbaycan, kuzey ve güney olmak üzere iki ayrı siyasî-idarî alan hâline gelmiştir. Bu bölünme, 19. yüzyıldan itibaren Azerbaycan tarihinin temel belirleyici unsurlarından biri olmuştur.
Kara Oğuz - Alıntı
Küçük İstanbul
Merhaba kıymetli okurlarım, bugün hayatın gerçeği olan hayat pahalılığından özellikle de Çanakkale den Çanakkale deki pahalılığın etkisine değinmek istiyorum.
Yazımın başlık konusu küçük İstanbul evet İstanbul a göre Çanakkale sanayisi olmayan iş imkanları olmayan insanların, vatandaşların gelirlerine baktığımızda ya kamuda devlet memuru veya işçi olarak çalışan çok azda olsa Çanakkale merkezinde Dardanel Balık fabrikasının yanında özel sektör yok desen yanılmış olmam. Geriye kalan büyük kısmı emeklilerin çoğunlukta olduğu küçük İstanbul Çanakkale
Çanakkale derim ki Türkiye’nin İstanbul dan sonra belki de en güzel şehri Çanakkale dir. Çanakkale’yi anlatmak imkânsız bu şehirde yaşamak gerekir. Sanayisi olmayan emekli yatağı olan Çanakkale böylede kalsın diye şehirde yatırım adına hiçbir şey yok sanki özellikle seçilmiş bir şehir Çanakkale
Tamam sınır şehri fakat insanların iş imkanı olmayınca iş olarak ya güvenlik görevlisi yada kafelerde garson veya butiklerde tezgahtarlıktan öte iş imkanı yok. İstanbul ne alaka diye aklınıza gelebilir tamda burada İstanbul devreye giriyor desem yeri var çün kü İstanbul daki para iş akışı sanki Çanakkale de mevcut bir o kadar her şey ev alırken veya kiralarken bodozlama sanki İstanbul’da Şişli de, Beşiktaş ta Ataşehir de Beykoz da, Bağdat Caddesinde aklınıza neresi gelirse gelsin oradaki fiyatları pahalılığı burada görürsünüz. Hayat bu kadar nasıl pahalı olur anlamak da mümkün değil. Diğer taraftan Çanakkale de gerçekten imkanları çok iyi olan %40 gibi bir gurup var bunların tuzu kuru zaten bu gurup Çanakkale küçük kalsın ama bizim belirlediğimiz yüksek fiyat sıkalası hep geçerli kalsın derler. Arazi zenginleri Daireler bunlarda, dükkanlar bunlarda dolayısı ile bu gurup Yunanistan a alışverişe haftalık gidip gelirler Çanakkale'de ki gelirlerini Yunanistan da harcarlar. Çanakkale de sen tek maaşlısın veya dar gelirlisin umurlarında olmaz zevklerinden taviz vermezler akşam alemleri o keza umurunda olmaz kira yı belirler ister otur ister oturma moduna girerler. Bu arada İatanbul dan bunalan sıkılan Parası olan birçok insanlar akın akın Çanakkale ye göç ediyorlar. Neden derseniz onlar kazançlarını İstanbul da kazanıp onlara göre ucuz olan Çanakkale de yaşamak çok daha güzel İstanbul'dan Çanakkale ye yerleşen kişiler İstanbul'da yüksek fiyat la sattıkları evlerinin yerine burada onlara göre çok ucuz olan evleri alarak geri kalan paralarını döviz ve faizde veya borsada değerlendiriyorlar. Onlar için ucuz olan Çanakkale de lüks yaşarlar. Bu arada olan emekliye işçiye veya tek maaşla geçinen memura olur. İş desen sanayi yok. Sözün kısası ,"Çanakkale küçük olsun benim olsun " zihniyeti birilerine emlak zengini yaparken gerçekte, az gelirleriyle yaşam mücadelesi veren insanların yaşadığı pahalı bir şehir Küçük İstanbul olmuş. vesselam hoş çakalın.
ŞAKİR ZÜMRE
İHANETİ TÜRKLER KADAR GÖRMÜŞ BİR MİLLET DAHA YOKTUR...
Bazen düşünüyoruz biz sürekli nerde hangi noktada hata yapıyoruz,yoksa genetik bir hastalık mı var bizde !!
Neden kurulan Türk Devletleri hep zaman içerisinde başkalarına kaptırıp yönettirmişiz!!
Üstelik Atatürk gibi bir insan A-Z'ye herşeyi tarif etmiş yazmış çizmişken!!..
Neden bu gamsızlık..
İHANETLERDEN BİRİNİN ANATOMİSİ...
Kurtuluş Savaşı kazanılmıştır,
Cumhuriyet ilan edilir ve tarihler 1925'e geldiğinde Gazı Mustafa Kema, Bulgaristan'daki arkadaşı Şakir Bey'i Türkiye'ye davet eder ve "Gel burada silah fabrikası kur" der...
Şakir Zümre bey Kabul eder Şakir Bey ve atlar Türkiye'ye gelir... Kendisine Haliç'in kıyısında bir yer gösterilir...
Neresi orası biliyor musunuz?
Şu anda Sütlüce'deki Miniatürk'ün bulunduğu alan...
Cumhuriyet tarihinin ilk özel sektör silah fabrikasını Haliç'te kurar Şakir Bey...
Artık ordumuzun cephanesi millidir.
2 bin kişinin çalıştığı fabrikada kısa sürede
Türk Hava Kuvvetleri'nin 100, 300, 500 ve bin kg'lık bombalarını üretmeye başlar.
Bir yandan hava kuvvetlerinin bombalarını üretirken,
diğer yandan Türk Deniz Kuvvetleri'nin ihtiyacı olan cephanelerini de üretmeye başlar.
Hatta ilk denizaltı bombaları da burada üretilir.
Yine kara kuvvetleri için cephane, el bombası, işaret ve aydınlatma fişekleri, kara mayınları gibi bir çok mühimmat Türk mühendis ve teknisyenleri tarafından bu fabrikada üretilerek ordumuzun ihtiyacı karşılanır.
Hatta fabrika Yunanistan, Bulgaristan, Polonya ve Mısır gibi ülkelere ihracat da yapmaya başlar.
1922'de İzmir'de denize döktüğümüz
Yunanistan'a 1.5 milyon liralık bomba ihracatı yapmamız dünyada büyük yankı uyandırır...
"Atatürk'le Bulgaristan'da geçen günler, hayatımın en unutulmaz müstesna günleri olarak hatıralarım arasında yaşayacaktır. Anadolu'yu ikinci bir Ergenekon yapan,bu şanlı Bozkurt'la bazen sabahlara kadar vatanımızın mesut ve ışıklı günlere kavuşması için hazırladığı plânlar üzerinde görüşür, tartışırdık" diyen Şakir Bey,fabrikasında mazotla çalışan beş beygirlik ilk Türk motorunu da yapmayı başarır...
Ancak en yakın dostu Atatürk'ün vefatı ve İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerika ile yapılan silah anlaşmaları,
Şakir Zümre için sonun başlangıcı olur...
Artık Amerika,İkinci Dünya Savaşı'nın elde kalan külüstür silahlarını yükleyip götürmek yerine Marshall Planı doğrultusunda dağıtmaktadır...
Kendi silahını üreten Türkiye'ye,
"Biz size silah veririz, siz bunlarla uğraşmayın" denilerek silah sanayimize ve geleceğimize ilk darbeyi vururlar...
Yunanistan, Polonya, Mısır gibi ülkeler de Amerika korkusundan artık Türkiye'den silah almazlar...
Artık dışa bağımlı hale gelinmiştir ve Şakir Zümre'den silah alımını durdurmuştur...
Hal böyle olunca
Şakir Zümre'nin büyük emekle Türkiye'ye kazandırdığı silah fabrikası yavaş yavaş paslanmaya başlamıştır...
Zaman içinde
Şakir Zümre bitmiş;ülke savunma sanayii yavaş yavaş Amerika'nın güdümüne girmiştir...
Şakir Zümre için zor günler başlamıştır artık...
İşçinin maaşını ödeyemez duruma gelmiştir...
Silah, cephane üretimi tamamen durmuştur...
Çaresizlik içinde çırpınan Şakir Zümre, içi kan ağlayarak da olsa koca silah, cephane fabrikasını soba fabrikasına çevirir...
Bugün 50'li yaşların hatırladığı meşhur Şakir Zümre sobalarını üretmeye başlar...
Vatan Caddesi'ndeher 30 Ağustos'ta düzenlenen resmi geçitlerde Şakir Zümre'nin ürettiği bombalar, silahlar boy gösterirken,1950'deki törenlerde içimizi burkan bir olay gerçekleşir...
Şakir Zümre, sobaları yükler bir kamyonete ve Vatan Caddesi'nde gösteriyi izleyen devlet erkânına
adeta bir tokat atar;
"Bizi Amerika'ya muhtaç ettiniz... Türk ordusunun yerli ve milli silahını elinden alıp Amerika'nın kucağına oturdunuz" diye haykırarak...
Silahı Amerika'dan alan hükümet, güya Şakir Zümre'nin gönlünü almak ister..
Hani İş Bankası'nın meşhur bir kumbarası Şakir Zümre'nin cephane fabrikasında yaptırılır...
Şakir Zümre 1966'da bu fani hayata veda ederken Türkiye'nin ilk kara, hava ve deniz bombaları üreten fabrikası da 1970'de kapısına kilit vurur...
Coba Höyük (Sakçagözü): Güneydoğu Anadolu’da Çok Katmanlı Bir Yerleşim yeri
Coba Höyük, literatürde yaygın olarak Sakçagözü Höyüğü adıyla da bilinen, Türkiye’nin Gaziantep ili Nurdağı ilçesine bağlı Sakçagözü köyü yakınlarında yer alan önemli bir arkeolojik yerleşimdir. Güneydoğu Anadolu’nun kuzeybatı sınırında konumlanan höyük, Mezopotamya ile Anadolu arasındaki kültürel etkileşimi belgeleyen stratejik bir merkez niteliğindedir.
⸻
Yerleşim Sürekliliği ve Kronoloji
Coba Höyük, Çanak Çömleksiz Neolitik Dönem’den itibaren farklı evrelerde iskan görmüştür. Arkeolojik veriler, höyüğün uzun bir zaman diliminde aralıklı olarak kullanıldığını göstermektedir. Başlıca yerleşim evreleri şunlardır:
• Halaf Kültürü
• Ubaid Kültürü
• Geç Kalkolitik / Uruk Dönemi
• Neo-Hitit (Geç Hitit) Dönemi
Bu kronoloji, höyüğün yalnızca yerel değil, aynı zamanda bölgesel ve kültürlerarası bir öneme sahip olduğunu ortaya koymaktadır.
⸻
Neo-Hitit Dönemi Bulguları
Coba Höyük’teki en dikkat çekici arkeolojik buluntular, MÖ 8. yüzyıla (yaklaşık MÖ 730–700) tarihlenen Neo-Hitit dönemine aittir. Bu evrede höyükte:
• Bir Neo-Hitit şehrine ait sur kalıntıları,
• Bit-hilani tipi bir saray yapısı
ortaya çıkarılmıştır.
Bit-hilani tipi mimari, Geç Hitit kentlerinde görülen, anıtsal girişli ve sütunlu saray yapılarıyla karakterize edilir ve Levant–Anadolu mimari geleneğinin önemli bir göstergesidir.
⸻
Kazılar ve Buluntular
Coba Höyük’teki ilk sistematik kazılar, 1908–1911 yılları arasında John Garstang tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu kazılar sırasında özellikle Halaf dönemine ait çanak çömlek buluntuları dikkat çekmiştir.
Bu seramikler arasında yer alan ve literatürde “Coba kaseleri” olarak adlandırılan çömlek tipi, Halaf kültürünün erken ve karakteristik örnekleri arasında kabul edilmektedir.
Ayrıca höyükte:
• Aslan avı sahneleri içeren taş kabartmalar,
• Anıtsal mimariye ait süsleme unsurları
bulunmuştur. Bu eserler günümüzde Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi ve Berlin Pergamon Müzesi başta olmak üzere çeşitli müzelerde sergilenmektedir.
⸻
Kültürel ve Tarihsel Önemi
Coba Höyük, Mezopotamya kültürlerinin Anadolu’ya yayılımını ve etkisini açık biçimde yansıtan bir yerleşimdir. Halaf, Ubaid ve Uruk kültürlerine ait buluntular, höyüğün erken dönemlerden itibaren Mezopotamya kültür çevresiyle yoğun ilişki içinde olduğunu göstermektedir.
Neo-Hitit dönemine ait mimari ve kabartmalar ise, Güneydoğu Anadolu’nun Geç Demir Çağı siyasi ve kültürel yapısına ışık tutmaktadır.
⸻
Sonuç
Coba Höyük (Sakçagözü), uzun yerleşim sürekliliği, çok katmanlı stratigrafisi ve zengin arkeolojik buluntularıyla Anadolu–Mezopotamya kültür etkileşiminin anahtar merkezlerinden biri olarak değerlendirilmelidir. Hem tarih öncesi hem de tarihî dönemlere ait verileriyle, bölgenin sosyal, kültürel ve politik gelişimini anlamada önemli bir bilimsel kaynak sunmaktadır. Alıntı
Son Köşe Yazıları
Kağıt üzerindeki rakamlar ne söylerse söylesin, hayatın içinde başka bir gerçek konuşuyor. Pazara çıkan, markete giren, ...
(08 Mart 2026 19:14:28)
Kadınlar günü, kadınların erkeklere baş kaldırısının günüdür. Erkeklerle eşit şartlarda olma mücadelesinin gün...
(08 Mart 2026 13:28:02)
Malumunuz üzere en çok zekat ve sadaka verilen ay içinde bulunduğumuz onbir ayın sultanı dediğimiz Ramazan ayında gerçek...
(08 Mart 2026 00:20:32)
Bazen insan susar… Çünkü anlatmanın, açıklamanın, kendini savunmanın artık bir anlamı kalmamıştır. Herkesin kendi ...
(07 Mart 2026 02:55:28)
Bir gün iki kişi, Râbia-tül Adeviyye'yi ziyârete geldiler. İkisi de açtı. "Yemeği helâldir" diye içlerinden ...
(07 Mart 2026 02:48:05)