logo
Yükleniyor...
logo
add image
Tandoğu Yazıcı

Tandoğu Yazıcı

Çanakkale il Müdürü
Köşe yazarı
tandoguyazici1725@gmail.com
Kayıt: 20 Ekim 2025
Toplam Ziyaretçi: 1,299

Son Köşe Yazıları

Türkmen Çay Antlaşması
Yayın: 20 Ocak 2026 17:54:38 Düzenlenmedi

Türkmen Çay Antlaşması 


Azerbaycan Devletinin Türkmen ÇAY ANTLAŞMASI (1828) ile ikiye bölünmesi


1. Tarihsel ve Siyasal Çerçeve


18. yüzyılın sonu ile 19. yüzyılın başlarında Azerbaycan coğrafyası, Safevî Devleti’nin yıkılmasından sonra ortaya çıkan ve büyük ölçüde Azerbaycan Türkleri tarafından yönetilen hanlıklar tarafından idare edilmekteydi. Bu hanlıklar, tarihsel ve kültürel açıdan Azerbaycan Devleti geleneğinin yerel siyasal birimleri olarak değerlendirilir.


Bu dönemde Azerbaycan coğrafyasında faaliyet gösteren başlıca hanlıklar şunlardır:


Karabağ, Gence, Şirvan, Bakü, Kuba, Talış, Nahçıvan, Revan


Söz konusu hanlıklar, iç işlerinde bağımsız olup, dış siyasette zaman zaman Kaçar Hanedan Devleti ile ilişki kurmaktaydı.


2. Rus İmparatorluğu’nun Güney Kafkasya’ya Yönelimi


18. yüzyılın sonlarından itibaren Rus İmparatorluğu, Güney Kafkasya ve Azerbaycan coğrafyasına yönelik askerî ve idarî genişleme politikası izlemeye başlamıştır. Bu süreçte Rus yönetimi ile Kaçar Hanedan Devleti arasında bir dizi askerî çatışma meydana gelmiştir.


Bu çatışmalar, tarihsel literatürde Rus–Kaçar Savaşları olarak tanımlanmaktadır.


3. Rus–Kaçar Savaşları


3.1. Birinci Rus–Kaçar Savaşı (1804–1813)


1804 yılında başlayan savaş, Azerbaycan hanlıklarının bulunduğu coğrafyada yoğunlaşmıştır. Savaşın sonunda imzalanan Gülistan Antlaşması (1813) ile Rus İmparatorluğu, Azerbaycan’ın kuzeyindeki bazı hanlıklar üzerinde denetim sağlamıştır.


3.2. İkinci Rus–Kaçar Savaşı (1826–1828)


1826 yılında başlayan ikinci savaş, Rus İmparatorluğu’nun bölgedeki askerî üstünlüğüyle sonuçlanmıştır. Bu savaş, Türkmençay Antlaşması ile sona ermiştir.


4. Türkmençay Antlaşması (10 Şubat 1828)


Türkmençay Antlaşması, Rus İmparatorluğu ile Kaçar Hanedan Devleti arasında imzalanmıştır. Antlaşmanın Azerbaycan coğrafyasını doğrudan ilgilendiren temel hükümleri şunlardır:


1. Araz Nehri, iki taraf arasında sınır olarak belirlenmiştir.


2. Revan ve Nahçıvan hanlıkları, Rus İmparatorluğu’nun hâkimiyetine bırakılmıştır.


3. Kaçar Hanedan Devleti, savaş tazminatı ödemeyi kabul etmiştir.


4. Rus İmparatorluğu’na, Güney Kafkasya’da idarî ve demografik düzenlemeler yapma yetkisi tanınmıştır.


Antlaşma görüşmelerinde Azerbaycan hanlıkları veya Azerbaycan halkını temsil eden herhangi bir siyasi yapı yer almamıştır.


5. Azerbaycan Coğrafyasının İkiye Ayrılması


Türkmençay Antlaşması sonrasında Azerbaycan coğrafyası, Araz Nehri esas alınarak iki ayrı idarî alana ayrılmıştır.


5.1. Kuzey Azerbaycan


Rus İmparatorluğu’nun yönetimi altına girmiştir.


Daha sonraki dönemlerde:


1918’de Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti,


1920’den itibaren Sovyet yönetimi,


1991’den sonra Azerbaycan Cumhuriyeti dönemleri yaşanmıştır.


5.2. Güney Azerbaycan


Kaçar Hanedan Devleti’nin idaresinde kalmıştır.


Bu bölge, tarihsel Azerbaycan yerleşim alanlarını ve Azerbaycan Türk nüfusunu içermektedir.


Başlıca merkezleri arasında Tebriz, Erdebil, Urmiye ve Zencan yer almaktadır.


6. Demografik ve İdarî Düzenlemeler


Türkmençay Antlaşması sonrasında Rus İmparatorluğu, Kuzey Azerbaycan’da yeni idarî yapılanmalar oluşturmuştur. Bu dönemde Güney Kafkasya’da nüfus hareketleri ve iskân uygulamaları gerçekleştirilmiştir. Bu uygulamalar, bölgenin idarî ve demografik yapısında değişikliklere yol açmıştır.


7. Sonuç


Türkmençay Antlaşması (1828), Azerbaycan coğrafyasının idarî ve siyasal bütünlüğünün sona ermesine yol açan temel uluslararası belgedir. Antlaşma sonucunda Azerbaycan, kuzey ve güney olmak üzere iki ayrı siyasî-idarî alan hâline gelmiştir. Bu bölünme, 19. yüzyıldan itibaren Azerbaycan tarihinin temel belirleyici unsurlarından biri olmuştur.


Kara Oğuz - Alıntı

Küçük İstanbul
Yayın: 19 Ocak 2026 19:01:50 Düzenlenmedi

Küçük İstanbul


               Merhaba kıymetli okurlarım, bugün hayatın gerçeği olan hayat pahalılığından özellikle de Çanakkale den Çanakkale deki pahalılığın etkisine değinmek istiyorum.

               Yazımın başlık konusu küçük İstanbul evet İstanbul a göre Çanakkale sanayisi olmayan iş imkanları olmayan insanların, vatandaşların gelirlerine baktığımızda ya kamuda devlet memuru veya işçi olarak çalışan çok azda olsa Çanakkale merkezinde Dardanel Balık fabrikasının yanında özel sektör yok desen yanılmış olmam. Geriye kalan büyük kısmı emeklilerin çoğunlukta olduğu küçük İstanbul Çanakkale

Çanakkale derim ki Türkiye’nin İstanbul dan sonra belki de en güzel şehri Çanakkale dir. Çanakkale’yi anlatmak imkânsız bu şehirde yaşamak gerekir. Sanayisi olmayan emekli yatağı olan Çanakkale böylede kalsın diye şehirde yatırım adına hiçbir şey yok sanki özellikle seçilmiş bir şehir Çanakkale

Tamam sınır şehri fakat insanların iş imkanı olmayınca iş olarak ya güvenlik görevlisi yada kafelerde garson veya butiklerde tezgahtarlıktan öte iş imkanı yok. İstanbul ne alaka diye aklınıza gelebilir tamda burada İstanbul devreye giriyor desem yeri var çün kü İstanbul daki para iş akışı sanki Çanakkale de mevcut bir o kadar her şey ev alırken veya kiralarken bodozlama sanki İstanbul’da Şişli de, Beşiktaş ta Ataşehir de Beykoz da, Bağdat Caddesinde aklınıza neresi gelirse gelsin oradaki fiyatları pahalılığı burada görürsünüz. Hayat bu kadar nasıl pahalı olur anlamak da mümkün değil. Diğer taraftan Çanakkale de gerçekten imkanları çok iyi olan %40 gibi bir gurup var bunların tuzu kuru zaten bu gurup Çanakkale küçük kalsın ama bizim belirlediğimiz yüksek fiyat sıkalası hep geçerli kalsın derler. Arazi zenginleri Daireler bunlarda, dükkanlar bunlarda dolayısı ile bu gurup Yunanistan a alışverişe haftalık gidip gelirler Çanakkale'de ki gelirlerini Yunanistan da harcarlar. Çanakkale de sen tek maaşlısın veya dar gelirlisin umurlarında olmaz zevklerinden taviz vermezler akşam alemleri o keza umurunda olmaz kira yı belirler ister otur ister oturma moduna girerler. Bu arada İatanbul dan bunalan sıkılan Parası olan birçok insanlar akın akın Çanakkale ye göç ediyorlar. Neden derseniz onlar kazançlarını İstanbul da kazanıp  onlara göre ucuz olan Çanakkale de yaşamak çok daha güzel  İstanbul'dan Çanakkale ye yerleşen kişiler İstanbul'da yüksek fiyat la sattıkları evlerinin yerine burada onlara göre çok ucuz olan evleri alarak geri kalan paralarını döviz ve faizde veya borsada değerlendiriyorlar.  Onlar için ucuz olan Çanakkale de lüks yaşarlar. Bu arada olan emekliye işçiye veya tek maaşla geçinen memura olur. İş desen sanayi yok. Sözün kısası ,"Çanakkale küçük olsun benim olsun " zihniyeti birilerine emlak zengini yaparken gerçekte, az gelirleriyle yaşam mücadelesi veren insanların yaşadığı pahalı bir şehir Küçük İstanbul olmuş. vesselam hoş çakalın.

ŞAKİR ZÜMRE
Yayın: 13 Ocak 2026 16:12:06 Düzenlenmedi

ŞAKİR ZÜMRE


İHANETİ TÜRKLER KADAR GÖRMÜŞ BİR MİLLET DAHA YOKTUR...

Bazen düşünüyoruz biz sürekli nerde hangi noktada hata yapıyoruz,yoksa genetik bir hastalık mı var bizde !!

Neden kurulan Türk Devletleri hep zaman içerisinde başkalarına kaptırıp yönettirmişiz!!

Üstelik Atatürk gibi bir insan A-Z'ye herşeyi tarif etmiş yazmış çizmişken!!..

Neden bu gamsızlık..

İHANETLERDEN BİRİNİN ANATOMİSİ...

Kurtuluş Savaşı kazanılmıştır,

Cumhuriyet ilan edilir ve tarihler 1925'e geldiğinde Gazı Mustafa Kema, Bulgaristan'daki arkadaşı Şakir Bey'i Türkiye'ye davet eder ve "Gel burada silah fabrikası kur" der...

Şakir Zümre bey Kabul eder Şakir Bey ve atlar Türkiye'ye gelir... Kendisine Haliç'in kıyısında bir yer gösterilir...

Neresi orası biliyor musunuz?

Şu anda Sütlüce'deki Miniatürk'ün bulunduğu alan...

Cumhuriyet tarihinin ilk özel sektör silah fabrikasını Haliç'te kurar Şakir Bey...

Artık ordumuzun cephanesi millidir.

2 bin kişinin çalıştığı fabrikada kısa sürede

Türk Hava Kuvvetleri'nin 100, 300, 500 ve bin kg'lık bombalarını üretmeye başlar.

Bir yandan hava kuvvetlerinin bombalarını üretirken,

diğer yandan Türk Deniz Kuvvetleri'nin ihtiyacı olan cephanelerini de üretmeye başlar.

Hatta ilk denizaltı bombaları da burada üretilir.

Yine kara kuvvetleri için cephane, el bombası, işaret ve aydınlatma fişekleri, kara mayınları gibi bir çok mühimmat Türk mühendis ve teknisyenleri tarafından bu fabrikada üretilerek ordumuzun ihtiyacı karşılanır.

Hatta fabrika Yunanistan, Bulgaristan, Polonya ve Mısır gibi ülkelere ihracat da yapmaya başlar.

1922'de İzmir'de denize döktüğümüz

Yunanistan'a 1.5 milyon liralık bomba ihracatı yapmamız dünyada büyük yankı uyandırır...

"Atatürk'le Bulgaristan'da geçen günler, hayatımın en unutulmaz müstesna günleri olarak hatıralarım arasında yaşayacaktır. Anadolu'yu ikinci bir Ergenekon yapan,bu şanlı Bozkurt'la bazen sabahlara kadar vatanımızın mesut ve ışıklı günlere kavuşması için hazırladığı plânlar üzerinde görüşür, tartışırdık" diyen Şakir Bey,fabrikasında mazotla çalışan beş beygirlik ilk Türk motorunu da yapmayı başarır...

Ancak en yakın dostu Atatürk'ün vefatı ve İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerika ile yapılan silah anlaşmaları,

Şakir Zümre için sonun başlangıcı olur...

Artık Amerika,İkinci Dünya Savaşı'nın elde kalan külüstür silahlarını yükleyip götürmek yerine Marshall Planı doğrultusunda dağıtmaktadır...

Kendi silahını üreten Türkiye'ye,

"Biz size silah veririz, siz bunlarla uğraşmayın" denilerek silah sanayimize ve geleceğimize ilk darbeyi vururlar...

Yunanistan, Polonya, Mısır gibi ülkeler de Amerika korkusundan artık Türkiye'den silah almazlar...

Artık dışa bağımlı hale gelinmiştir ve Şakir Zümre'den silah alımını durdurmuştur...

Hal böyle olunca

Şakir Zümre'nin büyük emekle Türkiye'ye kazandırdığı silah fabrikası yavaş yavaş paslanmaya başlamıştır...

Zaman içinde

Şakir Zümre bitmiş;ülke savunma sanayii yavaş yavaş Amerika'nın güdümüne girmiştir...

Şakir Zümre için zor günler başlamıştır artık...

İşçinin maaşını ödeyemez duruma gelmiştir...

Silah, cephane üretimi tamamen durmuştur...

Çaresizlik içinde çırpınan Şakir Zümre, içi kan ağlayarak da olsa koca silah, cephane fabrikasını soba fabrikasına çevirir...

Bugün 50'li yaşların hatırladığı meşhur Şakir Zümre sobalarını üretmeye başlar...

Vatan Caddesi'ndeher 30 Ağustos'ta düzenlenen resmi geçitlerde Şakir Zümre'nin ürettiği bombalar, silahlar boy gösterirken,1950'deki törenlerde içimizi burkan bir olay gerçekleşir...

Şakir Zümre, sobaları yükler bir kamyonete ve Vatan Caddesi'nde gösteriyi izleyen devlet erkânına

adeta bir tokat atar;

"Bizi Amerika'ya muhtaç ettiniz... Türk ordusunun yerli ve milli silahını elinden alıp Amerika'nın kucağına oturdunuz" diye haykırarak...

Silahı Amerika'dan alan hükümet, güya Şakir Zümre'nin gönlünü almak ister..

Hani İş Bankası'nın meşhur bir kumbarası Şakir Zümre'nin cephane fabrikasında yaptırılır...

Şakir Zümre 1966'da bu fani hayata veda ederken Türkiye'nin ilk kara, hava ve deniz bombaları üreten fabrikası da 1970'de kapısına kilit vurur...

Coba Höyük
Yayın: 09 Ocak 2026 18:39:04 Düzenlenmedi

Coba Höyük (Sakçagözü): Güneydoğu Anadolu’da Çok Katmanlı Bir Yerleşim yeri


Coba Höyük, literatürde yaygın olarak Sakçagözü Höyüğü adıyla da bilinen, Türkiye’nin Gaziantep ili Nurdağı ilçesine bağlı Sakçagözü köyü yakınlarında yer alan önemli bir arkeolojik yerleşimdir. Güneydoğu Anadolu’nun kuzeybatı sınırında konumlanan höyük, Mezopotamya ile Anadolu arasındaki kültürel etkileşimi belgeleyen stratejik bir merkez niteliğindedir.



Yerleşim Sürekliliği ve Kronoloji


Coba Höyük, Çanak Çömleksiz Neolitik Dönem’den itibaren farklı evrelerde iskan görmüştür. Arkeolojik veriler, höyüğün uzun bir zaman diliminde aralıklı olarak kullanıldığını göstermektedir. Başlıca yerleşim evreleri şunlardır:

 • Halaf Kültürü

 • Ubaid Kültürü

 • Geç Kalkolitik / Uruk Dönemi

 • Neo-Hitit (Geç Hitit) Dönemi


Bu kronoloji, höyüğün yalnızca yerel değil, aynı zamanda bölgesel ve kültürlerarası bir öneme sahip olduğunu ortaya koymaktadır.



Neo-Hitit Dönemi Bulguları


Coba Höyük’teki en dikkat çekici arkeolojik buluntular, MÖ 8. yüzyıla (yaklaşık MÖ 730–700) tarihlenen Neo-Hitit dönemine aittir. Bu evrede höyükte:

 • Bir Neo-Hitit şehrine ait sur kalıntıları,

 • Bit-hilani tipi bir saray yapısı


ortaya çıkarılmıştır.


Bit-hilani tipi mimari, Geç Hitit kentlerinde görülen, anıtsal girişli ve sütunlu saray yapılarıyla karakterize edilir ve Levant–Anadolu mimari geleneğinin önemli bir göstergesidir.



Kazılar ve Buluntular


Coba Höyük’teki ilk sistematik kazılar, 1908–1911 yılları arasında John Garstang tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu kazılar sırasında özellikle Halaf dönemine ait çanak çömlek buluntuları dikkat çekmiştir.


Bu seramikler arasında yer alan ve literatürde “Coba kaseleri” olarak adlandırılan çömlek tipi, Halaf kültürünün erken ve karakteristik örnekleri arasında kabul edilmektedir.


Ayrıca höyükte:

 • Aslan avı sahneleri içeren taş kabartmalar,

 • Anıtsal mimariye ait süsleme unsurları


bulunmuştur. Bu eserler günümüzde Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi ve Berlin Pergamon Müzesi başta olmak üzere çeşitli müzelerde sergilenmektedir.



Kültürel ve Tarihsel Önemi


Coba Höyük, Mezopotamya kültürlerinin Anadolu’ya yayılımını ve etkisini açık biçimde yansıtan bir yerleşimdir. Halaf, Ubaid ve Uruk kültürlerine ait buluntular, höyüğün erken dönemlerden itibaren Mezopotamya kültür çevresiyle yoğun ilişki içinde olduğunu göstermektedir.


Neo-Hitit dönemine ait mimari ve kabartmalar ise, Güneydoğu Anadolu’nun Geç Demir Çağı siyasi ve kültürel yapısına ışık tutmaktadır.



Sonuç


Coba Höyük (Sakçagözü), uzun yerleşim sürekliliği, çok katmanlı stratigrafisi ve zengin arkeolojik buluntularıyla Anadolu–Mezopotamya kültür etkileşiminin anahtar merkezlerinden biri olarak değerlendirilmelidir. Hem tarih öncesi hem de tarihî dönemlere ait verileriyle, bölgenin sosyal, kültürel ve politik gelişimini anlamada önemli bir bilimsel kaynak sunmaktadır. Alıntı

HAVA ÇOK SOĞUK VATAN SAĞOLSUN
Yayın: 22 Aralık 2025 12:42:50 Düzenlenmedi

Sarıkamış Şehitleri

       Osmanlı İmparatorluğu ve Ruslar arasında Doğu cephesinde yaşanan bu vahim olay, Osmanlı İmparatorluğunun Doğu cephesinde Sarıkamış’ta gerçekleşen kara savaşıdır. Sarıkamış Harekâtı (22 Aralık 1914), I.Dünya Savaşı sırasında olup Osmanlı İmparatorluğu'nun askeri taktik hatasıyla izah edelim yoksa yanlış savaş hesaplamasıyla mı diyelim büyük bir başarısızlıkla sonuçlanan bir savaş olmuştur.

       Kimi rivayetler e göre 90 bin kimi rivayetlere göre de Sarıkamış‘ta 60 bini donarak olmak üzere 78 bin Mehmetçiklerimiz bir tek mermi bile sıkmadan donarak şehit olmuştur. 1914 yılının 15-22 Aralık tarihleri arasında, Sarıkamış yakınındaki Allahuekber dağlarında, Kars’ı Ruslardan geri almak için harekâta katılan 78 bin asker donarak şehit olmuşlardır. Rusların Kars ı işgalinden sonra Başkumandan vekili Enver Paşa büyük bir güçle, Rusları hiç beklemedikleri bir yerden, Allahüekber dağlarından aşarak vurmayı ve Kars‘ı yeniden vatan topraklarına katmayı hedeflemişti.

Allahuekber dağlarının yer yer 2-3 bin rakımlı geçitlerinde ısı sıfırın altında 30 dereceye kadar düşüyordu. Osmanlı Türk ordusunun askerlerinin büyük bölümü ise çölden gelmiş oldukları için üzerlerinde yazlık üniformalar vardı. Sarıkamış’ta dondurucu soğuk altında askerlerimizin durumunu Kurmay Subay Şerif Bey “Sarıkamış” adlı kitabında şöyle anlatıyor: “Yol kenarında karların içinde çömelmiş bir asker, bir yığın karı kollarıyla kucaklamış, titreyerek, feryat ederek dişleriyle kemiriyordu. Kaldırıp yola sevk etmek istedim. Beni hiç görmedi, zavallı çıldırmıştı. Bu suretle şu lanetli buzullar içinde biz belki on bin kişiden fazla insanı bir günde karların altına bıraktık ve geçtik”. Rus Kafkas Ordusu Kurmay Başkan Vekili Dük Aleksandroviç Pietroviç Sarıkamış’ta gördüklerine anılarında şöyle yer vermiş: “İlk sırada diz çökmüş 9 kahraman. Mavzerleriyle nişan almışlar, tetiğe asılmak üzereler ama asılamamışlar… İkinci sırada cephane taşıyanlar var, sandıkları bir avuçlamışlar ki, kâinattan hırslarını almak istiyor gibiler. Öylesine kaskatı kesilmişler… Ve sağ başta Binbaşı Nihat. Dimdik ayakta, başı açık, saçları beyaza boyanmış, gözleri karşıda…

Allahuekber dağlarındaki son Türk müfrezesini teslim alamadım. Bizden çok evvel, Allah’larına teslim olmuşlardı.” Allahuekber dağları, 37 bin şehit verilerek aşıldı ve Sarıkamış kuşatıldı. Sarıkamış kuşatma harekatı aşırı soğuk ve açlık yüzünden, hedef ele geçirilemeden, 5 Ocak 1915’de sona erdi.

Osmanlı Ordusu bu dağlarda, 60 bini donma sonucu tam 78 bin şehit verdi. Rus birlikleri de bu savaşlarda 32 bin askerini kaybetti. Bizim ailemizin büyüğü ata dedem de bu cephede şehit düşmüştür ki Allah dan bu vatan uğruna şehit olan şehitlerime rahmet diliyorum.



On Başı Hasan
Yayın: 21 Aralık 2025 17:10:31 Düzenlenmedi

On Başı Hasan

Kıymetli okurlarim, bugün sizlere İlhan Bardakcinin Onbaşı Hasanı anlatan yazısını paylaşacağım.

Osmanlı ordusu Kudüs'ten çekilirken (9 Aralık 1917) Mescid-i Aksa'yı koruması için nöbetçi bırakılan Onbaşı Hasan'ın yürekleri titreten öyküsü...

Tam 57 yıl nöbetine sâdık kalan Osmanlı askerini, merhum tarihçimiz İlhan Bardakçı 1972 yılının 12 Mayıs günü Mescid-i Aksa'nın merdivenlerinde görür ve yıllar sonra bu inanılmaz karşılaşmayı kaleme alır. Sayesinde haberdar olduğumuz canlı tarih âbidesini şöyle dile getirir rahmetli tarihçimiz:

Mevki Kudüs. Mekân Mescid ül Aksa, Tarih 21 Mayıs 1972 Cuma. Ben ve gazeteci arkadaşım rahmetli Said Terzioğlu, İsrail Dışişleri rehberlerinin yardımı ile bu mübarek makamı dolaşıyoruz. Kudüs Kapalı Çarşısı'nda rüzgâr gibi dolanan entarili kahvecilerin ellerindeki askılara çarpmadan biraz yürüdünüz mü, önünüze çıkan kapı sizi Mescid ül Aksa'nın önüne kavuşturur. Mirac mucizesinin soluklanıldığı ilk Kıble'mize yani… Hemen oracıkta, ilk avlu vardır ki, hâlâ bizim lâkabımızla anılır. “12 bin şamdanlı avlu" derler oraya. Yavuz Selim 30 Aralık 1517 Salı günü Kudüs'ü devlete katmıştır da, ortalık kararmıştır. Yatsı namazını o avluda kılar. Kendisi ve bütün ordu beraber. Şamdanları yakarlar. Tam 12 bin şamdan… O isim oradan kalmadır. Sekiz on basamaklı geniş merdiveni adımladınız mı, o mukaddes Mescid'in bağdaş kurduğu ikinci avluya ulaşırsınız.

Onu o merdivenin başında gördüm. İki metreye yakın bir boy… İskeletleşmiş vücudu üzerinde bir garip giysi… Palto?.. Hayır, kaput, pardösü veya kaftan?.. Değil. Öyle bir şey, işte.

Başındaki kalpak mı, takke mi, fes m? Hiçbirisi değil. Oraya dimdik, dikilmiş. Yüzüne baktım da, ürktüm. Hasadı yeni kaldırılmış kıraç toprak gibi. Yüz binlerce çizgi, kırışık ve kavruk bir deri kalıntısı.

Yanımda İsrail Dışişleri Bakanlığı Daire Başkanı Yusuf var. Bizim eski vatandaşımız. İstanbullu. “Kim bu adam” dedim. Lâkaydi ile omuz silkti. “Bilmem.” diye cevap verdi. “Bir meczup işte. Ben bildim bileli, yıllardır burada dururmuş. Çakılı gibi, hâlâ duruyor ya… Kimseye bir şey sormaz. Kimseye bakmaz, kimseyi görmez.”

Kan mı çekti nedir. Nasıl, neden, niçin hâlâ bilmiyorum. Yanına vardım. Türkçe “Selâmünaleyküm baba” dedim.

Torbalanmış göz kapaklarının ardında sütrelenmiş gibi jiletle çizilmişçesine donuk gözlerini araladı. Yüzü gerildi. Bana, bizim o canım Anadolu Türkçemizle cevap verdi:

-“Aleykümüsselâm oğul…

Donakaldım. Ellerine sarıldım, öptüm öptüm…

-“Kimsin sen, baba” dedim.

Anlattı ki, ben de size anlatacağım.


Ama evvelâ biliniz. O canım Devlet çökerken, biz Kudüs'ü 401 yıl 3 ay 6 günlük bir hâkimiyetten sonra bırakırız. Günlerden 9 Aralık 1917 Pazar günüdür. Tutmaya imkân yok. Ordu bozulmuş, çekiliyor, Devlet, zevalin kapısında. İngiliz girinceye kadar geçen zaman içinde yağmalanmasın diye oraya bir artçı bölük bırakırız. Âdet odur ki kenti zapteden galip, asayiş görevi yapan yenik ordu askerlerine esir muamelesi yapmaz.


Anlattı, dedim ya. Gerisini tamamlayayım.

-“Ben, dedi, Kudüs'ü kaybettiğimiz gün buraya bırakılan artçı bölüğünden…”

Sustu. Sonra, elindeki silahın namlusuna sürdüğü fişekleri ateşler gibi zımbaladı:

-“Ben, o gün buraya bırakılmış 20. Kolordu, 36. Tabur, 8. Bölük, 11. Ağır Makineli Tüfek Takım Komutanı Onbaşı Hasan'ım.”

Yarabbi. Baktım, bir minare şerefesi gibi gergin omuzları üzerindeki başı, öpülesi sancak gibiydi…

Ellerine bir kerre daha uzandım. Gürler gibi mırıldandı:

-“Sana, bir emanetim var oğul. Nice yıldır saklarım. Emaneti yerine teslim eden mi?”

-Elbette, dedim, buyur hele…

Konuştu:

-“Memlekete avdetinde yolun Tokat Sancağı'na düşerse… Git, burayı bana emanet eden kumandanım Kolağası (Önyüzbaşı) Musa Efendi'yi bul. Ellerinden benim için bus et (öp). Ona de ki…

Sonra, kumandanı olduğu takımın makinelisi gibi gürledi:

-Ona de ki, gönül komasın. Ona de ki, “11. Makineli Takım Komutanı Iğdırlı Onbaşı Hasan, o günden bu yana, bıraktığın yerde nöbetinin başındadır. Tekmilim tamamdır kumandanım dedi, dersin…”

Sonra yine dineldi. Taş kesildi. Bir kez daha baktım. Kapalı gözleri ardından, dört bin yıllık Peygamber Ocağı ordumuzun serhat nöbetçisi gibiydi. Ufukları gözlüyordu. Nöbetinin başında idi. Tam 55 yıl kendisini unutuşumuzdaki nadanlığımıza rağmen devletine küsmemişti. Yıllar SonraMerhum İlhan Bardakçı bu hatırasını, TV'de anlattığında zamanın genelkurmay başkanı onu arar ve bu aziz askeri bulmak için aracı olmasını ister. Bardakçı sonra şunları yazar: Hasan Onbaşı bizdendi… O halde unutulmak kaderi idi. Öyle de oldu zaten. Aramadık ki, bulalım. Bulunamazdı zaten. O ki, göklere baş vermiş bir ulu selvi idi. Ve bizler ki, başımızı kaldırmış olsak bile, uzandığı feza ufkuna yetişemeyecek cılız otlara dönüşmüştük. Biz, sadece unuturduk. Unuttuğumuz diğerleri gibi o nöbet noktasındaki elmas mânâyı da unutmuştuk…

Alıntı   İlhan Bardakçı

Gözpınarı Şehitleri
Yayın: 12 Aralık 2025 09:47:05 Düzenlenmedi

Gözpınarı Şehitleri

Günlerden 22 Ağustos 1922 Aydın'ı işgal eden Yunan askerleri Araplı Köyü katliamını gerçekleştirir. Yunan Komutan Bakoyanis'in bir sabah canı petekli bal çeker. Komutan, işbirlikçilerinden biri olan Sarı İmam'ı çağırtarak, canının bal çektiğini söyler ve kendisinden bal getirmesini ister. Sarı İmam da Aydın'da en güzel balın üretildiği Araplı köyüne, köyün en çok kovanı olan Softaoğlu Halil'in evine gider. Yunan komutanın çok acele bal istediğini söyler. Softaoğlu Halil petekleri yeni kestiğini ve kesilen balları da sattığını, birkaç gün beklerlerse bal verebileceğini söyler. İstediği balı bulamadan komutanın yanına dönen Sarı İmam, köylülerin bal vermediğini ve asi efelere yataklık yaptıklarını anlatır. Zaten Anadolunun Türk halkına işkence yapmak, kıymak için bahane arayan Yunanlı komutan bu durum üzerine Araplı Köyüne gider ve köyü kuşatır. Köyde bulunan bütün erkeklerin köy ortasında toplanmasını emreder. 22 Ağustos 1922 tarihinde köy odası önünde bulunan Piynar (Pırnal) ağacına 12 kişiyi ayaklarından astırarak askerlerine kurşunlatır. Ardından komutanlarının emriyle Yunan askerleri 44 kişiyi urganla bağlayarak köyün dışında bulunan Dervişyeri Mevkii'ne götürür ve makineli tüfekle tarayarak katleder. Bu 44 köylünün cansız bedenleri kurda kuşa yem olur. Yunan askerleri köyden çekildikten sonra köyün kadınları buraya gelerek kurttan kuştan ne kaldıysa toprağa gömerler. Başlarına taşlardan birer şahide dikerler. Yıllarca köy kadınlarının erkeklerinin ardından ağladığı Araplı Köyü'nün adı Kurtuluş Savaşımızdan sonra akan gözyaşları unutulmasın diye Gözpınarı olarak değiştirilir. Araplı Köyü'nde Yunan işgalinden önce nüfus 315'dir. Yunan Araplı Köyü'nde işgal boyunce 245 kişiyi katlederek şehit etmiştir. Kurtuluş Savaşımız bitip Araplı köylüsü özgürlüğüne kavuştuğunda köyün nüfusu 100'den azdır. Aydın Efeler ilçesi Gözpınar Şehitliği Abidesi Yunan'ın 22 Ağustos 1922'de gerçekleştirdiği katliamın şahidi olarak dimdik ayaktadır ve Dünyaya 20. yy başında Yunan'ın Anadolu topraklarında Türk milletine yaşattığı acıları haykırmaktadır. Şehadetlerinin 98. seneyi devriyesinde Gözpınar Köyü şehitlerimizi rahmetle anıyoruz.


Seyit Onbaşı
Yayın: 02 Aralık 2025 13:30:53 Düzenleme: 02 Aralık 2025 13:31:21

Malazgirt zaferi ile Anadolu'da yaşayan Türkler in vatan tuttuğu yurdun tapusunu aldılar. Bu topraklarda huzur barış artık iç içe oldu.Takı Çanakkale ye işgalci güçlerin yaptığı büyük taarruz a kadar bu Büyük toprak savunma vatan savunma savaşı aynı zamanda Anadolu'nun 1071 de alınan tapusu nun iptali için ittifak güçlerinin yoğun saldırısına dur diyen binlerce vatan evladından sadece biri olan, Seyit onbaşı diğer adıyla

               Seyit Ali Çabuk, nam-ı diğer Seyit Onbaşı, 18 Mart 1915’te Çanakkale Savaşı sırasında sırtladığı 215 okka lık top mermisi ile düşman gemisinin batırılmasında büyük rol oynayarak tarihe geçerek Bu topraklarin tapusu Türk milletin de ebediyen kalacaktır. Diyen binlerce Vatan evladindan biri olan Seyit Onbaşı,

1 Aralık 1939 tarihinde aramızdan ayrıldı. Seyit Onbaşı, sadece Çanakkale’nin değil, tüm Türkiye’nin hafızasında eşsiz bir yer edinmiş durumda.

Seyit Onbaşı yı saygı, minnet ve rahmet anıyoruz.

İĞNELİ FIÇI
Yayın: 30 Kasım 2025 15:41:09 Düzenleme: 30 Kasım 2025 15:44:55

İĞNELİ FIÇI

               Kaçırdıkları Yahudi olmayan çocukların kanlarını almak için kullandıkları yöntemlerden biri. Fıçının içi iğnelerle kaplıdır. Çocuğu fıçının içine canlı canlı kapatan hahamlar, ardından fıçıyı dakikalarca yuvarlarlar. Daha sonra fıçının dibinde bulunan musluk açılır ve toplanan kan ayinlerde kullanılmak ya da Mayasız Bayramında yenilen mayasız ekmeklere karıştırılmak üzere alınırdı. Yahudilikte, insan kanının ikinci bir kullanım yeri ise Pessah (mayasız) bayramları olmuştur. Pessah bayramında bir hafta boyunca mayasız ekmek yapılır ve yenir. Yahudilerin bazı kollarına göre, bu ekmeklerin en makbul olanları ise içine insan kanı katılanlardır. Bazı tarihçilerin bildirdiklerine göre, Pessah bayramları, Ayrupa’da her yıl küçük çocukların kaybolduğu dehşet dönemleri olmuştur.

               Kan içme konusunu şimdiye dek en iyi açıklamış kaynaklardan biri, 1803’te Moldavya’lı rahip Neophite’in yazdığı kitaptır. Bir hahamın oğlu olan Neophite, Yahudilikten çıktıktan sonra hristiyanlığı kabul edip rahip olmuştur. Babasının inancındaki bütün kanla ilgili ayinleri açıklamıştır. Bazı Yahudi tarikatlarının, insan kanı kullandıklarında Yehova katında daha “üstün” olduklarına inandıklarını anlatmıştır. İşte Yahudilerin bulundukları ülkelerden sürülmelerinin nedenlerinden birisi de bu sapık adettir. Özellikle İspanya’da, kan içme olayları defalarca gündeme gelmiş, bu olaylar halk arasında büyük huzursuzluk meydana getirmiştir. Sayısız çocuk kaybolmuş, cesetlerin bir kısmı tamamen kanı çekilmiş bir durumda bulunmuştur. Osmanlı İmparatorluğuna geldikten sonra da, Yahudilerin bazı kolları, bu sapık adetlerine devam ettiler. Osmanlı zabıtlarında bu konuda gelişmiş pek çok olay vardır. Bunların en önemlileri 1715’te Amasya’da, 1840’ta Şam’da ve Rodos’ta, 1633-1843 ve 1866’da İstanbul’da, 1863-1868 ve 1870’te İzmir’de kayda geçen olaylardır. Bu olaylarda pek çok Yahudi suçlu bulunmuş ve idam edilmiştir. Yahudi tarihçi-yazar Avram Galante, “Histoire Des Juifs de Turquie” isimli kitabında bu konuda gelişmiş olan olayları uzun bir şekilde anlatmaktadır. İstanbul Kadılığı 1715’te (11 Şevval 1128) olan kan içme olayında, Ahmet isminde bir Türk çocuğunu kaçırıp kanını içen Menahim, Sabetay ve Avram isimli üç Yahudiyi idam cezasına çarptırmıştır. Fanatik Yahudiler kan içme adetlerini bugün hala uyguluyorlar. Filistin’li pek çok küçük çocuk bu korkunç ibadetin (!) kurbanı olmuştur. Yıl 2006’nın Mayıs Ayı. Ankara’nın fakir semtlerinden Sincan’da, organları alındıktan sonra çöpe veya duvar diplerine bırakılmış 7-8 yaşlarındaki çocuk cesetlerinin sayısı 13’e ulaşmış. Türkiye’deki organ mafyasının ardında Yahudiler’in olduğuna ve bu organların İsrail’li hastalara nakledildiğine dikkat eder misiniz?!!! Sadist hahamların uydurduğu bu akıl almaz vahşet, tarih boyunca sayısız masum insanın acımasızca öldürülmesine yol açmıştır.

               Yahudiler Tevrat’ta emredilen bütün vahşet türlerini İsrail devleti kurulduktan sonra çok rahat uygulama fırsatı buldular. İşgal ettiği topraklardaki savunmasız halk İsrail’in sapık ibadetlerinin kurbanı oldu. Haber alınamayan binlerce kayıp Filistin’li çocuktan birkaçının cesetleri kanları çekilmiş olarak bulunmuştur. Bugün İsrail hapishanelerine konulan, yüzlercesi kadın ve çocuk olmak üzere on bini aşkın Filistin’linin akibeti bilinmemektedir. Azınlıkta oldukları ülkelerde bile bu korkunç ibadetlerini terketmeyen yahudi fanatiklerinin, tamamen hakim oldukları Filistin’de aynı kan ayinlerini uyguladıklarını tahmin etmek güç değil.                

  Alıntı.   Sunay Korkmaz  

BİLGE KAĞAN YASASI
Yayın: 19 Kasım 2025 18:17:04 Düzenlenmedi

TÜRK ANAYASASI "TÖRE"

1. Tengri (yaratan) Tektir.

2. Her kim ki, Tengri'den kut almak dilerse, başkasına yakarmasın.

3. Bir İl(Ülke), bir Kağan, bir Tengri..

4. Bir kına iki kılıç girmez. Bir hatun iki er alamaz ve bir budunda iki töre olmaz. Töre tektir. Töre kesin ve keskindir. Kim ki, töreye uya kutlanır. Kim ki, töreye kıya katlanır..

5. Kimse töreden üstün değildir. Dirlik ve birlik için töre budur.

6. Bir çoban sürüsünden, bir er ailesinden, bir Kağan budunundan sorulur.

7. Her er eşine, atına, pusatına sahip çıkacak.

8. Ana-babaya ve ataya tazim(saygı) duyulacak.

9. Hısmına sarılacak, komşusunu gözetecek.

10. Er kişi yalan söylemeyecek.

11. Mal çalan, mülk çalan misliyle ödeyecek. Hesabı ya malıyla ya canıyla sorulacak.

12. Kim ki, bir ırza musallat olursa, canından olacak.

13. Her kim olursa olsun haksız, aldatıcı iş tutarsa hesabı hemen sorulacak.

14. Cenkten beri duran ya da kaçan tamuya(cehennem) uçacak.

15. Aman dileyene kılıç üşürülmeyecek, sığınana arka dönülmeyecek.

16. Baş kaldıranın başı alınacak, hak isteyenin hakkı verilecek.

17. Kimse kimseye üstünlük taslamayacak. Ne ak etin karadan, ne karanın kızıldan, ne kızılın sarıdan farkı olmayacak.

18. Kin ve gururdan uzak olunacak.

19. Mazluma merhamet, zalime azap duyulacak.

20. Zayıfa, yaralıya, çocuğa ve kadına el kaldırılmayacak.

21. Kızı isteyen Kağan da olsa, bey de olsa, kız istediğine verilecek.

22. Gereksiz yere ağaç kesmeyeceksin, suyu kirletmeyeceksin.

23. Bilmeyip de bildim demeyeceksin, bilene danışacaksın.

24. Bugünün işini yarına bırakmayacaksın.

25. Kusur görmeyecek, kusur aramayacaksın.

26. Güçlüyken affet, zayıfken sabret.

27. Yazgına asi olma.

28. Yaptığın iyiliği unut, yapılan iyiliği unutma.

29. Herkes adaletle iş görecek.

30. Her ne edersen et, yargılanacağını her daim akılda tut.

31. Milletine yaban kalma. İpeğin iyisine, sözün güzeline kanma, onlara boyanma.

32. Kağan o dur ki, adaleti üstün tutsun, töreyi yaşatsın. Töre yok olursa, İl yok olur. İl olmazsa, budun kul olur.

33. Ey Türk Oğuz beyleri, ey milletim işitin!

"Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe senin İlini ve töreni kim bozabilir?"

(Bilge Kağan Yazıtı – 730      Orhun Irmağı yakınları, Ötügen-Moğolistan)

Tüm Köşe Yazarları



ALİ DUYSAK
Emeklilik: Dinlenmenin Değil, Geçinmenin Mücadelesi
Atiye Danış
Yoksulluk Bu Kadar Derinken, Yönetim Bu Kadar Yüksekte Olmamalı
AYFER KILIÇ
BU GECE SENİ DÜŞÜNDÜM
Ayfer Turan
Azığınız Neydi ?
DİLEM YASAK
Hüznün rengi sardı her yeri..
Emel Topal
SENDEN GİDEMİYORUM
FERDA NAYMAN
NE YAZAR!
M.ilknur Öztürk
BANA AİT SÖZLER
Mehmet Mustafa Dogan
SAĞLIKLI YAŞAM SIRLARI
Murat OKUDUCU
Güzelliğin Ötesinde ; Sevgi
MUSTAFA ŞAYIK
GENÇLER NEDEN TUTUNAMIYOR?
Neval Kütük
SAVAŞA KARŞI BARIŞ
RAMAZAN GÜÇLÜ
DİJİTAL DİYET
Tandoğu Yazıcı
Türkmen Çay Antlaşması
Yukarı